Bugünlerde Kûtü’l-Amâre Kuşatması’nın yıl dönümü vesilesiyle yapılan açıklamalar yeniden çoğalıyor. Zafer hatırlatılıyor, coşkulu cümleler kuruluyor, “unutulan tarih” vurgusu öne çıkarılıyor. Fakat bu anlatının dışında kalan çoğu zaman dile getirilmeyen taraflar da var. O gün orada neyin kazanıldığını, neyin kaybedildiğini, kimlerin sahada olduğunu ve bu hadisenin daha geniş Osmanlı–İngiliz ilişkileri içinde ne anlama geldiğini konuşmadan yapılan her değerlendirme eksik kalır. Bu yüzden meseleye biraz daha yakından bakmak, kronolojiyi ve aktörleri yerli yerine koymak gerekir.
Kût, Dicle kıyısında küçük bir Irak kasabasıdır. 1915–1916’da haritanın kenarında duran bu kasaba, İngiliz imparatorluk aklının Osmanlı toprağında nasıl tökezlediğini gösteren büyük bir cephe defterine dönüştü. Kût, Bağdat’ın güneydoğusunda, Dicle’nin kıvrım yaptığı bir noktadaydı. Nehir orada gidenin yolunu uzatır, kalanını kapan içine alır. Kût’ü anlamak için önce Dicle’ye, sonra Basra’ya, sonra da İngiltere’nin Osmanlı’ya dair eski hesabına bakmak gerekir.
İngiltere ile Osmanlı ilişkileri her zaman bugünkü kalıplarla okunduğu gibi olmadı. İngiltere, Osmanlı Devleti’ni XIX. yüzyılda birkaç defa Rusya’ya ve bölgesel rakiplere karşı denge unsuru olarak destekledi. 1830’larda Kavalalı Mehmed Ali Paşa krizi sırasında Osmanlı merkezî otoritesinin Mısır karşısında tamamen çökmesini istemedi. 1853–1856 Kırım Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında Rusya’ya karşı savaşa girdi. 1878’e kadar İngiliz siyasetinde Osmanlı’nın yaşaması, Rusya’nın güneye inmesini engelleyen bir set sayıldı. Fakat imparatorluk siyasetinde dostluk ebedî olmaz; güzergâh değişince politika da değişir. XX. yüzyıla gelindiğinde petrol, Süveyş, Basra Körfezi ve Hindistan yolu, İngiltere’nin Osmanlı’ya bakışını değiştirdi. Osmanlı artık korunacak bir tampon değil, paylaşılacak ve kontrol edilecek bir coğrafya hâline geldi.
1914’te Osmanlı Almanya yanında savaşa girince İngiltere için Basra hattı derhal askerî mesele oldu. Basra’ya çıkışın sebebi romantik bir “Bağdat seferi” değildi. Önce Abadan’daki Anglo-Persian Oil Company tesislerinin güvenliği, Basra Körfezi hâkimiyeti, Şattülarap hattı ve Hindistan İmparatorluğu’nun doğu kapısı düşünülüyordu. İngiliz resmî aklı bu harekâtı petrol ve imparatorluk yolu üzerinden kurdu.
Burada bir ayrıntı unutulmamalıdır. Basra’ya çıkan ordu İngiliz bayrağı taşısa da gövdesi büyük ölçüde Hindistan’dan gelir. 6. Poona Hint Tümeni, bu seferin ana kuvvetlerinden biriydi. Subay kademesi İngilizdi; erlerin önemli bölümü Hintliydi. İçlerinde Müslümanlar, Sihler, Gurkalar, Pencaplılar, Maharattalar ve farklı topluluklardan askerler vardı. Bir imparatorluk kendi merkez nüfusunu tüketmeden savaşmak ister; İngiltere bunu Hindistan üzerinden yaptı. Kût’ta Osmanlı’nın karşısındaki kuvvet, İngiliz siyasetinin komuta ettiği Hint askerî emeğiydi.
Osmanlı tarafında İngiliz ilerleyişini ilk karşılayan isimlerden biri Süleyman Askerî Bey’dir. İttihat ve Terakki’nin mühim kadrolarından, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucu çevresinden gelen bir subaydı. Irak cephesine gönderildiğinde elinde klasik anlamda sağlam bir cephe düzeni yoktu. Aşiretler, gönüllüler, yerel unsurlar, sınırlı nizami kuvvetler ve büyük bir siyasi beklenti vardı.
Süleyman Askerî’nin planı şuydu: İngilizleri Basra çevresinde durdurmak, yerel aşiret desteğiyle onları geriletmek, Osmanlı’nın Irak vilayetlerinde hâlâ otorite kurabildiğini göstermek. Fakat Şuaybe’de bu plan çöktü. 1915 Nisan’ındaki Şuaybe Muharebesi, Osmanlı bakımından ağır bir başarısızlıktı. Düzensiz güç, ikmal sıkıntısı ve yerel sadakatin oynaklığı modern bir İngiliz-Hint kuvveti karşısında yetmedi. Süleyman Askerî Bey yenilgiyi şahsî bir sorumluluk saydı ve intihar etti. Bu hadise, Irak cephesinde teşkilatçı hamlenin yerini düzenli askerî komutaya bırakacağı eşiği göstermiştir.
Süleyman Askerî’den sonra Alman askeri misyonu buraya ağırlık verdi. Colmar von der Goltz Paşa, Osmanlı ordusunu eski yıllardan beri tanıyan bir Alman mareşaldi. Osmanlı subayları üzerinde tesiri büyüktü. Irak’a gelişi, cepheye disiplinli bir savunma aklı getirdi. Goltz’un hesabı basitti: İngiliz ordusu Basra’dan uzaklaştıkça kendi ikmal hattına mahkûm olacaktı. Dicle boyunca ilerlemek kolaydır, fakat nehir taşımacılığı, bataklık, sıcak, sinek, hastalık ve mesafe birleştiğinde ilerleyen ordu kendi arkasını taşımakta zorlanır. Kût’ün kapısı bu hesapla açıldı.
İngilizler Fao’dan, Basra’dan, Kurna’dan, Amâre’den geçerek kuzeye doğru ilerledi. Townshend’in komutasındaki 6. Poona Tümeni 1915 sonbaharında Kût’u ele geçirdi. İngiliz üst komutanı General Nixon, artık Bağdat’ın alınabileceğini düşündü. Haritada Bağdat yakındı. Fakat harita, askerin ayağındaki çamuru göstermez. Kût ile Bağdat arasındaki asıl eşik Selman-ı Pak, Batı kaynaklarındaki adıyla Ctesiphon oldu.
Selman-ı Pak, Kût’ü anlamanın kilididir. Bağdat’ın güneyinde, eski Sasani başkenti Ktesiphon çevresinde tarihî bir bölgedir. İslamî hafızada Selman-ı Farisî (r.a) makamıyla da anılır. İngiliz ordusu burada Osmanlı savunmasına çarptı. 22 Kasım 1915 sabahı Townshend’in İngiliz ve Hintli askerlerden oluşan 6. Hint Tümeni, Osmanlı mevzilerine şiddetli saldırı başlattı. İlk hatta bazı başarılar elde edildi; fakat bu başarı muharebenin sonucunu belirlemedi. Nurettin Paşa’nın savunması, Ali İhsan Sabis’in ve diğer Osmanlı subaylarının (Örneğin Ali Çetinkaya/Kel Ali) direnci, İngiliz ilerleyişini durdurdu. Selman-ı Pak tam anlamıyla parlak bir meydan zaferi gibi anlatılamaz; fakat stratejik bakımdan İngiliz yürüyüşünün kırıldığı yerdir.
Selman-ı Pak’ta iki taraf da yoruldu. İngiliz ordusu Bağdat’ı alamadı. Osmanlı ordusu da düşmanı bütünüyle imha edemedi. Fakat tarihte zaferler çoğu zaman “kim kazandı?” sorusundan çok “kim devam edemedi?” sorusuyla anlaşılır. Selman-ı Pak’tan sonra devam edemeyen Townshend oldu. Geri çekildi. Dicle boyunca güneye indi ve Kût’a kapandı. Böylece Kût kuşatması başladı. Kût, Selman-ı Pak’ın çocuğudur. Selman-ı Pak olmasa Townshend Kût’a sıkışmazdı.
Kuşatma 7 Aralık 1915’te başladı. Kût kasabası Dicle’nin kıvrımında savunmaya elverişli görünüyordu. Townshend içeride tutunabileceğini, dışarıdan yardım geleceğini düşündü. Osmanlı ise saldırıp ağır kayıp vermek yerine çevirmeyi, beklemeyi ve aç bırakmayı tercih etti. Bu tercih askerî bakımdan soğukkanlıydı. Çünkü Kût içinde kalan kuvvetin kaderi, dışarıdan gelen yardımın başarısına bağlıydı. Dış yardım kesilirse kasaba mezara dönecekti. Kuşatma 29 Nisan 1916’ya kadar sürdü.
Burada Osmanlı komuta zinciri iyi kurulmalıdır. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak’taki meydan direnciyle öne çıkmıştır. Ali İhsan Paşa, nehir hattı ve cephe düzeni içinde İngilizlerin hareket kabiliyetini daraltmıştır. Halil Paşa ise Kût kuşatmasının neticesini alan isimdir. Goltz Paşa daha üst bir akıl ve otorite olarak cephededir; fakat zaferin son günlerini göremez. 19 Nisan 1916’da 72 yaşında tifüsten ölür. Halil Paşa zafer müjdesini getirdiğinde Goltz artık hayatta değildir. Bu sahne tarihî anlatı için güçlüdür: Planı kuran ihtiyar mareşal ölür; sonucu Osmanlı subayları alır.
İngilizler Kût’u kurtarmak için Dicle boyunca defalarca hücum etti. Şeyh Saad, Vadi, Hanna, Dujaila, Sabis ve Felahiye çevresinde ağır muharebeler yaşandı. Kurtarma kuvvetleri sayıca büyüktü; fakat arazi, nehir, Osmanlı mevzileri ve kötü ikmal onları tüketti. İngiliz yardım gemisi Julnar’ın 24 Nisan 1916’da Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi de son ümidi kıran hadiselerden biri oldu. İçeride yiyecek azaldı. Hayvanlar kesildi. Hastalık arttı. Disiplin çözüldü. Townshend’in askerleri artık açlığa ve susuzluğa dayanamadı.
29 Nisan 1916’da Townshend teslim oldu. Yaklaşık 13 bin civarında İngiliz-Hint askeri esir düştü. Bu rakamın tamamını “İngiliz” diye anmak yanıltıcıdır; esirlerin büyük bölümü Hint ordusundandı. 45 bin gibi rakamlar, Kût içinde teslim olan kuvvetten ziyade kurtarma harekâtlarına katılan daha geniş İngiliz-Hint kuvvetleriyle ilgilidir. Kût içindeki esas teslimiyet, Townshend’in garnizonudur.
Bugün “İngilizleri yendik, sonra bize unutturdular” cümlesi sık kurulur. Cümlenin ilk kısmı doğrudur: Osmanlı ordusu Kût’ta İngiliz-Hint kuvvetini teslim almıştır. Bu, İngiliz prestiji için ağır bir darbedir. Fakat ikinci kısmı tarihî belgeyle, soğukkanlılıkla tartmak gerekir. Kût uzun süre askerî literatürde ve hatıratlarda yer aldı; Cumhuriyet döneminde daha geri planda kaldığı doğrudur. Ancak unutmanın sebebini tek bir ideolojik merkezle açıklamak, tarihi bugünün kavgasına hapsetmektir. Çünkü Kût’ün kahraman kadrosu homojen değildir. İçinde İttihatçılar vardır. Alman misyonu vardır. Sonra Cumhuriyet’e katılan Ali Çetinkaya gibi isimler vardır. Millî Mücadele’de yer alıp Cumhuriyet’le gerilim yaşayacak Nurettin Paşa vardır. İmparatorluk sonrası başka hatlara savrulacak Halil Paşa vardır.
Halil Paşa, Kût zaferinden sonra “Kut” soyadıyla anıldı. Enver Paşa’nın amcasıdır. İttihatçı çevrenin içinden gelir. Osmanlı yenildikten sonra İstanbul’da eski merkezî kudret kalmayınca onun hayatı da dağınık bir hat izledi. Kafkasya, Sovyet Rusya ile temaslar, Enver Paşa çevresi, Cumhuriyet sonrası gölgeli bir askerî-siyasi hayat… Kût onun zirvesidir. Fakat Bağdat’ın daha sonra 1917’de İngilizlerce alınması, bu zirvenin stratejik sınırını gösterdi. Bir cephede parlak sonuç alan komutan, imparatorluğun genel çöküşünü durduramadı.
Townshend’in akıbeti de ibretlidir. Kût’ta teslim oldu; fakat sıradan esir muamelesi görmedi. İstanbul’a getirildi, Büyükada’da görece rahat şartlarda tutuldu. Askerlerinin bir kısmı çok ağır esaret şartları yaşarken onun esareti diplomatik bir değere dönüştü. 1918’de Osmanlı Devleti artık yenilgiyi kabul eder noktaya geldiğinde Townshend serbest bırakıldı ve İngilizlerle mütareke temaslarında aracı olarak kullanıldı. Yani Kût’ta teslim alınan general, iki yıl sonra Osmanlı’nın İngiltere ile konuşmak için kullandığı kanala dönüştü. Tarih bazen insanı önce esir, sonra elçi yapar.
Kût’ün sonrası da anlatılmadan hikâye tamamlanmaz. İngilizler bu yenilgiden ders çıkardı. Komutayı, ikmali, nehir taşımacılığını, sağlık düzenini ve sefer planını değiştirdi. General Maude döneminde daha hazırlıklı bir harekât başlatıldı. 1917’de Bağdat düştü. Bu yüzden Kût, taktik ve moral değeri büyük bir Osmanlı zaferidir; fakat Irak cephesinin nihai sonucunu değiştiren kalıcı bir stratejik dönüşüm değildir. İngilizler 1917’de Bağdat’ı aldı; savaş sonunda Osmanlı Irak’tan çıktı; ardından bölge İngiliz mandasına giden yola sokuldu.
Kûtü’l-Amâre’nin bilinmeyeni belki de şudur: Hadise ne bugünkü sloganların anlattığı kadar düz bir zafer masalıdır ne de küçümsenecek bir askerî ayrıntıdır. İngiltere’nin Osmanlı’yı bir zamanlar Rusya’ya karşı ayakta tutan denge siyaseti, petrol ve Hindistan yolu uğruna Basra’da işgal siyasetine dönmüştür. Osmanlı’nın ilk yerel-teşkilatçı hamlesi Şuaybe’de kırılmıştır. Alman askeri misyonu cepheye düzen vermiştir. Selman-ı Pak İngiliz yürüyüşünü durdurmuştur. Nurettin Paşa meydanda direnmiş, Ali İhsan Sabis nehir hattının boğazını sıkmış, Halil Paşa kuşatmayı sonuçlandırmıştır. Goltz Paşa zaferden önce tifüse yenilmiş, Townshend esaretten diplomasiye geçirilmiştir. Ali Çetinkaya gibi isimler ise bu cephenin hatırasını Cumhuriyet devrine taşımıştır.
Kût budur.
Bir nehir kıyısında kazanılan zafer.
Bir yıl sonra Bağdat’ın düşüşüyle sınırlanan askerî başarı.
Bugün ise hafıza savaşlarının malzemesi yapılan tarihî hadise.
Burada tarihi bir uyarıyı yapmak gerekir.
Zaferi sevmek başka şeydir, zaferi anlamak başka.





