Adıyaman’da bir salonda, sıradan bir nikâh töreni vardı. Gelin beyazında, damat heyecanında; eller birleşiyor, yüzler gülüyor, aileler düğün sevincindeydi. Fakat o gün o salonda eksik olan bir sandalye vardı. Baba sandalyesi boştu. Oğlunun hayatının en özel gününde olması gereken yerde değildi Hakan Şimşek. Çünkü o oğlunun nikâhına Akdeniz’in ortasından, Sumud Filosu’ndan bağlandı.
Telefonun öte ucundan gelen sesi salona yayıldı: “Orada olmayı çok isterdim… ama Gazze’de nice babalar çocuklarını evlendiremeden toprağa gömdü.”
Bu cümle bir “özür” değildi; bu, ilahi iradenin sınavına verilmiş bir cevaptı. Nikâh salonunun ışıklarıyla, Gazze’nin karanlık geceleri aynı anda yan yana geldi. Bir baba, kendi oğluna uzaktan şahitlik ederken aslında dünyanın bütün babalarının kaybına da şahitlik ediyordu.
Hayat, insana en insani anlarında bile büyük idealleri hatırlatır. Bir baba için evladının nikâhı, dünyadaki en özel anlardan biridir. Ama Hakan Şimşek için o gün bir vicdanın yükünü taşıma günüydü. Çünkü Gazze’de babalar mezarsız çocuklarını ararken kendi oğluna şahitlik etmenin sevinci ağır gelirdi. Bu ağır bir baba kararı görünen şey zor bir imtihanın sahnesidir. İlahi irade insana bazen en mutlu anında bile “başka kulların derdini” hatırlatır.
Alpaslan Arslan’ı Mavi Marmara’dan hatırlıyoruz. Gazze denince, nedense akla hep o gelir. Büyük adamdır Alpaslan ağabey. Onun adı bir sembolün adı gibidir. Mavi Marmara’da yarım kalmış hesabını şimdi Sumud Filosu’yla görmeye gidiyor. Çünkü yarım kalan davalar, insanın kalbinde bir yangın gibi sönmez; sadece ertelenir. O bu ertelenmiş davanın peşinden yeniden yola çıkanlardan biri. Bir atkının, bir hatıranın, bir imzanın değil; bir idealin adamı.
Ve İzzettin Yılgın… Antalya Kudüs Platformu’nun gönül sesi. Onun adı geçtiğinde insanlar rahatlar. Çünkü bazı insanlar şahıs olmaktan çıkar; dua olur, pusula olur, güven olur. “İzzettin ağabey varsa sıkıntı yoktur” diyenlerin yüreğinde o huzuru taşır. Bu, sadece kişisel bir sevgi değil; ilahi takdirin insana emanet ettiği bir sekinet halidir. İnancımız bize şuna öğretir: Allah kullarına bazen şahıs suretinde lütuf gönderir. İzzettin ağabey de bu çağın lütuflarından biridir.
Fakat bu hikâyenin arkasında daha büyük bir gerçek var: Gazze’deki çocuklar ne olduğunu dahi bilmeden ölüyor. Çocuk oyun oynarken gökten düşen bombanın nedenini anlamıyor. Onlar uluslararası sömürünün, reel politik hesapların, enerji ve silah ticaretinin sessiz kurbanları. Çocuklar için Gazze, bir mahalle, bir sokak, bir evden ibaretken; dünya için Gazze, çıkarların ve güç savaşlarının en kanlı laboratuvarı.
Bütün bu filolar, işte bu üstümüze inen sömürünün kılıcının altına göğsünü koyan insanların hikâyesidir. Onlar reel politiğin soğuk denklemlerine, çıkarların keskin bıçaklarına rağmen “biz buradayız” diyenlerdir. Gemideki her bir aktivist, aslında dünyanın menfaat düzenine karşı “insanlık adına” duran birer şahit. Bu bir yolculuktan öte, sömürü düzenine atılmış ahlaki bir feryattır.
Hayat, en yüce idealleri bile küçük arızalarla sınar. Sumud Filosu’nun en özel teknesi Adagio, motoru bozulmuş, rüzgârı ters dönmüş, liman kapıları kapatılmış hâlde yine de yoluna devam ediyor. Çünkü Adagio artık sadece bir tekne değil; zamanın ağırlığını taşıyan bir varoluş metaforu. O teknenin motorundaki arıza, bize insan kalbinin de tıpkı makineler gibi duraklayabileceğini; bekleyişin, ertelenişin, yarım kalmışlığın aslında hayatın asli ritmi olduğunu hatırlatıyor. İşte tam da burada ironinin ince tebessümü saklıdır: büyük sözler, küçük contalarla sınanır. İnsan bazen motor arızasını tamir ederek, bazen de sabırla bekleyerek davasına sadık kalır. Kader, işte bu küçük ayrıntılarda insanın niyetini ölçer. Çünkü sabır da inat da sebat da bir ibadettir. Tıpkı Hakan Şimşek’in oğlunun nikâhına salondan değil dalgaların ortasından bağlanması gibi… Bir yanda eksik kalan baba sandalyesi, öte yanda arıza veren bir gemi. İkisi de kusurlarıyla, gecikmeleriyle, yarım kalmışlıklarıyla var ama yine de yollarına devam ediyorlar. Çünkü insan için asıl mesele, zamana kusursuz bir şekilde yetişmek değil; bekleyişin içinden bile yürümeyi sürdürebilmektir. Adagio da Hakan Şimşek’in de sesi de aynı hakikati söylüyor: umut, yolda kalabilme kudretinde saklıdır.
Bir nikâh, bir filo, bir dua… Hepsi aynı hikâyede birleşiyor. Baba oğluna telefondan sesleniyor, ağabey yarım kalmış hesabı tamamlamaya gidiyor ve biz, bu tablonun içinde şunu idrak ediyoruz: dünya fanidir, ahiret bakidir. Bu kirli düzen sonsuza dek süremez.
O halde şöyle dua edelim: Rabbim, bu yolculuğu hayra çıkar, Gazze’deki çocukların gözyaşını rahmete çevir. Babaların yarım kalan şahitliğini tamamla, annelerin sabrını zaferle taçlandır. Motoru bozulmuş gemiye rüzgarınla kuvvet ver, gönlü kırılmış insanlara merhametini indir. Bize de şu şuuru nasip et: sömürüye karşı göğsümüzü siper edecek cesareti, reel politikanın karanlığında insan kalabilmeyi, acıların ortasında umudu çoğaltmayı.
Âmin.





