Amsterdam’ın 1602’de kurduğu Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, tarihe yalnızca bir ticari kuruluş olarak değil, devlet kılıcını ve sermaye akışını tek elde toplayan ilk küresel şirket-devlet hibriti olarak geçti. Kâğıt üzerinde bir anonim ortaklıktı; ama kendi ordusu, kendi bayrağı, kendi hapishaneleri, kendi vergileri vardı. Askerî seferler düzenliyor, yerli halkı köleleştiriyor, baharat tekeli için köyleri yakıyordu. VOC’nin Hollanda’ya sağladığı altın ve gümüş akışı, merkantilizmin temelini besledi: ulusal hazinenin değerli madenle dolması için sömürge kaynaklarının merkezde toplanması. Merkantilizm, ticaret fazlasını kutsallaştırdı; sömürge, hammadde ve pazar demekti. İngiltere’nin 1600’de kurduğu East India Company de aynı mantıkla hareket etti. 1757 Plassey Muharebesi’nde Robert Clive önderliğindeki EIC ordusu, Bengal Navabı Siraj-ud Daula’yı yendiğinde Hindistan’ın kapıları İngiliz sermayesine açıldı. Bu zaferin ardından gelen 1770 Bengal Kıtlığı’nda, EIC’nin vergi ve tekelleştirme politikaları yüzünden 10 milyondan fazla insan açlıktan öldü. Bu kıtlık, kolonyal şirket kapitalizminin soğuk yüzünü tarihe kazıdı.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca yalnızca VOC ya da EIC değil, Fransız Doğu Hindistan Şirketi, Batı Hindistan şirketleri ve Hudson’s Bay Company gibi yapılar da aynı düzeni taşıdı. Hudson’s Bay Company 1670’te kuruldu ve Kanada’nın içlerine kadar kürk ticaretini sömürgeleştirdi. Fransızlar Pondichéry’den Madagaskar’a kadar kendi kolonyal ağlarını ördüler. Bu şirketler, toprağı, madeni ve insan emeğini tekellerine alarak Avrupa merkezli bir sömürü düzeni inşa ettiler.
On dokuzuncu yüzyılda sanayi devrimi sömürünün ölçeğini değiştirdi. Artık yalnızca baharat ya da kürk değil, pamuk, şeker, kömür ve kauçuk küresel ekonomiyi belirliyordu. İngilizlerin Hindistan’daki pamuk tekeli, Lancashire’ın fabrikalarını besledi; Kongo’da Belçika Kralı II. Leopold’un kauçuk sömürüsü milyonlarca Afrikalının ölümüne yol açtı. Kolonyalizmin araçları devlet bayraklarıyla görünür hale gelirken, şirketler geri planda sermaye taşıyıcısı rolüne büründü.
Yirminci yüzyılda ise neo-kolonyalizm sahneye çıktı. 1900’lerde Rockefeller’in Standard Oil’i enerji sektörünü tekeline almıştı. Latin Amerika’da United Fruit Company, Guatemala’dan Honduras’a hükümetleri devirecek kadar güçlenmişti. 1954 Guatemala darbesinde CIA ile işbirliği yaparak kendi çıkarlarını korudu; “Banana Republic” tabiri işte bu kirli ilişkinin bir ürünüydü. Orta Doğu’da petrol şirketleri benzer bir rol üstlendi. 1953’te İran Başbakanı Muhammed Musaddık, Anglo-Iranian Oil Company’yi (bugünkü BP) millîleştirmek isteyince CIA ve MI6 tarafından devrildi, Şah iktidara döndürüldü. Bu darbe yalnızca İran’ın değil, tüm Ortadoğu’nun petrol kaderini Batı sermayesinin lehine yeniden yazdı.
Soğuk Savaş boyunca şirketler, devletlerin dış politikalarının görünmez motorlarıydı. 1973 Şili darbesinde ITT gibi Amerikan şirketlerinin etkisi tartışma konusu oldu. Afrika’da Fransız şirketleri “Françafrique” ağı üzerinden post-kolonyal devletlerin damarlarını kontrol etti. IMF ve Dünya Bankası, 1980’lerden itibaren “yapısal uyum programları” ile borçlandırma ve özelleştirme politikalarını dayatarak modern borç sömürüsünün kapısını açtı. Artık klasik sömürge sancakları indiriliyor, ama borç zincirleri takılıyordu.
Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde gemilerin yerini fiber optik kablolar, madenlerin yerini veri merkezleri, plantasyonların yerini dijital platformlar aldı. Google, Amazon, Facebook, Microsoft ve Apple yalnızca teknoloji şirketleri değil, veri imparatorluklarıdır. 2018’de patlayan Cambridge Analytica skandalı, 50 milyon Facebook kullanıcısının verilerinin siyasi manipülasyon için kullanıldığını açığa çıkardı. Bu, yeni çağın sömürüsünü işaret ediyordu: artık toprak değil, insan zihni kolonize ediliyordu. Lockheed Martin, Raytheon ve Northrop Grumman gibi savunma şirketleri, Pentagon’un kılıcı olarak Irak ve Afganistan savaşlarının milyarlarca dolarlık ihalelerini topladı; Halliburton, Dick Cheney bağlantılarıyla Irak’ta işgal sonrası altyapıyı “yeniden inşa” adı altında sömürgeleştirdi. ExxonMobil ve Chevron, Afrika ve Ortadoğu’daki enerji yatırımlarıyla VOC’nin baharat tekellerini andıran bir küresel enerji ağı kurdu.
Finans dünyasında ise BlackRock, Vanguard ve State Street, modern dünyanın görünmez VOC’leri haline geldi. Trilyon dolarlık varlık yönetimleriyle hem devletlerin tahvillerinde hem dev şirketlerin hisselerinde pay sahibiler. BlackRock’un 2008 küresel krizinden sonra ABD Hazine Bakanlığı’na danışmanlık yapması, şirket ile devlet arasındaki sınırların tamamen eridiğini gösterdi.
Bugün gelinen noktada Bengal’in köylülerini açlığa sürükleyen East India Company ile dijital çağın insanları algoritmalara bağımlı kılan Big Tech şirketleri arasında doğrudan bir çizgi var. Dün köle zincirleriyle pazarlara sürüklenen bedenler vardı; bugün “bedava hizmet” adı altında verilerini teslim eden kullanıcılar var. Dün toprak ve madenler sömürülüyordu; bugün davranışlar, tercihler, düşünceler meta haline getiriliyor. Dün Musaddık’ın devrilmesiyle petrol akışı sağlanıyordu; bugün Afrika’da Çin ile ABD arasındaki dijital altyapı rekabeti, veri akışının kontrolü üzerine kurulu.
Tarih bize şunu söylüyor: merkantilizm altın ve gümüş biriktirdi, kolonyalizm toprak ve emek sömürdü, neo-kolonyalizm petrol ve borç üzerinden yürüdü, dijital kolonizasyon ise veriyi ve zihni sömürüyor. Amsterdam borsasında işlem gören VOC ile New York borsasında listelenen Amazon aynı çizginin farklı yüzleri. İmparatorluklar biçim değiştirdi ama öz değişmedi: serveti merkeze taşımak, çevreyi bağımlı kılmak. Dün Bengal’de açlıktan ölen milyonların çığlığı vardı, bugün sosyal medyada görünmez algoritmaların sessizce biçimlendirdiği hayatlarımız var. Dün gemiler Hint Okyanusu’nda sefer yapıyordu, bugün bulut bilişim altyapıları dünyayı kuşatıyor. Bugün biz hâlâ aynı soruyla yüz yüzeyiz: bu düzenin adı ticaret midir, yoksa sadece daha sofistike bir sömürü mü?





