Hegel’in Tarih Felsefesi’nde dünya tarihi, yalnızca olayların art arda gelişinden ibaret değildir; aksine, özgürlüğün genişleyen bir bilinçle sahneye çıkmasıdır. Nietzsche’nin “güç istenci” kavramı ise, tarihteki her hareketin yalnızca çıkar çatışmalarıyla değil, aynı zamanda değerler yaratma ve iktidarı meşrulaştırma arzusu ile ilerlediğini gösterir. Bugün Gazze’de yaşanan zulüm karşısında Avrupa devletlerinin ses yükseltmesi, İngiltere’nin çekimser kalışı, Çin’in BM’nin tıkandığını söyleyerek yeni bir entegrasyon önerisi getirmesi, bu iki düşünürün gözlüğüyle bakıldığında daha berrak anlaşılır.
1494’te imzalanan Tordesillas Antlaşması, dünya haritasını kâğıt üzerinde İspanya ve Portekiz arasında ikiye böldü. Bu bölüşüm, tarihteki ilk küresel “hukukî çerçeve” örneklerinden biridir. Ardından gelen Valladolid Tartışmaları (1550–51), “Kızılderililerin ruhu var mıdır?” sorusu etrafında, sömürgeciliğin teolojik ve ahlâkî meşruiyetini tartıştı. Las Casas’ın insan hakları savunusu ile Sepúlveda’nın Aristotelesçi kölelik anlayışı çatışırken, Hegel’in “aklın hilesi” devreye giriyordu: büyük sömürgeci şiddet, “medenileştirme” ve “Hıristiyanlaştırma” diliyle cilalanıyordu.
1602’de kurulan VOC (Hollanda Doğu Hindistan Şirketi), yalnızca ticaret yapan bir şirket değil, aynı zamanda savaş açan, vergi toplayan, anlaşma imzalayan bir “devlet-şirket” oldu. Banda Adaları (1609–1621) katliamı, baharat tekeli uğruna nüfusun neredeyse tümünün yok edilmesiyle tarihe geçti. Burada Nietzsche’nin kavramı devreye girer: güç istenci, yalnızca askerî ve ekonomik zorbalık değil, aynı zamanda “ticaret özgürlüğü” gibi değerler icat ederek şiddeti meşrulaştırmaktır.
1672’deki Rampjaar (Felaket Yılı), Hollanda’nın üstünlüğünün kırıldığı andı. Finans merkezleri Londra’ya kaydı. 19. yüzyılda Britanya, sanayi devriminin motoru olarak dünya-tarihsel rolü devraldı. Hegel’in dilinde bu, “dünya-tarihsel ulus” olma vasfıdır: özgürlüğün kavramını genişleten ulus, aynı zamanda iktidarını evrensel hukuk ve değerler üzerinden yayar.
20. yüzyılda ise bayrak Amerika Birleşik Devletleri’ne geçti. 1944’teki Bretton Woods Konferansı, doların merkezde olduğu bir dünya düzenini kurdu. ABD, yalnızca askeri değil; finansal, kültürel ve teknolojik hegemonya kurarak tarihe yeni bir aşama kazandırdı. Nietzsche’ye göre bu, güç istencinin en sofistike biçimidir: çıplak zorbalık değil, Hollywood’un hayalleri, Harvard’ın kavramları, Silicon Valley’nin teknolojileriyle değer yaratmaktır.
Günümüzde ise aynı çevrimin son halkasına tanıklık ediyoruz. İspanya, İrlanda ve Norveç, 28 Mayıs 2024’te Filistin’i tanıdı. Hollanda mahkemesi, İsrail’e yönelik F-35 parçalarının ihracatını durdurdu. Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), İsrail hakkında geçici tedbir kararları aldı; Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) ise üst düzey yetkililer hakkında yakalama kararı istedi. Bir zamanların sömürgeci Avrupa’sı, bugün “yüksek ahlâk” diliyle sahneye çıkıyor. Nietzsche’nin “kötü vicdan” dediği şey tam da budur: geçmişin şiddetinin yarattığı içsel azap, bugün moral üstünlük söylemine dönüşür.
İngiltere ise hâlâ tam anlamıyla düşmüş değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi, City of London’ın küresel finans merkezi, NATO ve AUKUS gibi güvenlik ağlarındaki rolü sayesinde hâlâ “denge siyaseti” oynayabiliyor. Bu yüzden Avrupa’daki daha açık kınamalara kıyasla Londra’nın dili daha temkinlidir. Hegel’in kavramıyla, bu bir “devlet aklı” refleksidir.
Çin ise farklı bir strateji izliyor. Kuşak-Yol İnisiyatifi (BRI), Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB), Şanghay İşbirliği Örgütü (SCO) ve son olarak 2025’te açıklanan Küresel Yönetişim Girişimi (GGI) ile yeni bir entegrasyon modeli sunuyor. Çin, “BM merkezli çok taraflılık” söylemini sahiplense de fiiliyatta yeni kurumlar örerek ABD sonrası dönemin altyapısını kuruyor. Hegel açısından Çin, “dünya-tarihsel ulus” olmaya adaydır; Nietzsche açısından ise çıplak güç istencini, “kalkınma”, “eşitlik” ve “çok kutupluluk” gibi değer söylemleri üzerinden cilalamaktadır.
Arrighi ve Wallerstein gibi dünya-sistem kuramcıları, tarihteki hegemonya değişimlerini çevrimler olarak okur: İspanya-Portekiz → Hollanda → Britanya → ABD → Asya merkezli yeni düzen. Bu açıdan bakınca tarihin döngüselliği açık görünür.
Ama Hegel ve Nietzsche’nin gözlüğüyle mesele yalnızca döngü değildir; aynı zamanda sarmal genişlemedir. 16. yüzyılda sömürgecilik doğrudan kılıçla işliyordu; 19. yüzyılda hukuk ve sanayiyle; 20. yüzyılda finans ve teknolojiyle; bugünse veri, algoritma, yaptırım ve küresel tedarik zincirleriyle. Her yeni aşamada özgürlük dili genişler, ama şiddet daha dolaylı biçimlere bürünür.
Hegel bize şunu söyler: tarihteki her şiddet, sonunda özgürlüğün bilincini büyüten bir aklın hilesidir. Nietzsche ise şunu hatırlatır: o özgürlük dili, çoğu kez iktidarın güç istencini gizleyen değer üretimidir.
Bugün Avrupa’nın kınamaları, İngiltere’nin çekingenliği, Çin’in kurumsal hamleleri ve ABD’nin hâlâ süren finansal-teknolojik üstünlüğü aynı oyunun farklı perdeleridir. İsrail-Filistin meselesi bu sahnenin yalnızca bir odak noktasıdır.
Tarih, döngü gibi görünür; ama aslında bir sarmal gibi genişler. Güç, önce gerçekliği kurar; sonra değerini öğretir; en sonunda hukuku kendi çevresine uydurur.
Bizler, 16. yüzyıl okyanuslarında başlayan bu oyunun, bugün mahkeme salonlarında, kalkınma bankalarında, sosyal medya algoritmalarında devam eden yeni sahnesinin seyircileri değil, aynı zamanda figüranlarıyız.





