Bu satırları 22 Ekim 2025’te kaleme almıştım. Aradan geçen sürede haritalar değişmedi; ama sahadaki ağırlık merkezleri yer değiştirdi. Suriye, bir kez daha “bitti” sanılan bir dosya olmaktan çıkıp bölgesel düzenin kilit eşiğine dönüştü. Bu yüzden metni güncellemek değil, yeniden okumak gerekiyor. Çünkü Suriye meselesi, anlık krizlerle değil; yüz yıl önce atılmış cetvel çizgilerinin bugün hangi ağlarla ikame edildiğiyle anlaşılır. O gün söylenenler, bugün daha az değil, daha fazla geçerli. Harita hâlâ duvarda; fakat siyaset artık duvardan değil, dolaşımdan akıyor.
Tam Barrack “Orta Doğu diye bir şey yok; aşiretler ve köyler var” dediğinde, kulağa kibirli bir cümle gibi geliyor. Ama o cümlenin gölgesinde yatan asıl hakikat, Sykes–Picot’tan beri süren bir mühendisliğin çöküş hikâyesi. Harita masasında çekilen çizgiler, toplumun damarlarına işlemediğinde devlet bir kâğıt maketinden ibaret kalır. Yüzyıllık sorun budur.
İmparatorluğun son perdesinde Cemal Paşa’nın Şam’daki çabası bu yüzden tarihsel bir kritik denemedir. Paşa, 4. Ordu’nun askeri aklıyla değil, bir “bölgesel idare” fikriyle hareket etti; şehirleri, ticaret yollarını, ulema-aşiret ilişkisini, yani medeniyeti bir arada tutmaya çalıştı. Lawrence çöllerde “asabiyet”i seferber ederken Cemal Paşa şehir uygarlığını savunuyordu. Kaybettik; çünkü cetvel kazandı. Sykes–Picot, yerel meşruiyeti ulus-devlet kalıbına dökerek “devleti” kurdu ama “milleti” üretemedi.
Sonrası, reel politiğin uzun bir sömürü muhasebesidir. Mandatlar, petrol imtiyazları, boru hatları… 20. yüzyıl boyunca bölgenin anayasasını enerji fiyatları ve dış güçlerin güvenlik kaygıları yazdı. Irak’ta azınlık iktidarı, Lübnan’da mezhepli denge, Suriye’de istihbarat-devlet; hepsi aynı mantığın türevleri: “Yönetilebilir kırılganlık.” Kırılgan tut ki bağımlılık sürsün. Devlet ile toplum arasına tampon olarak aşiret, milis, taşeron güvenlik ağları yerleştirildi; kurumlar yerine aracılar beslendi.
Türkiye bütün bu düzende haritaya saygı ile hafızaya sadakat arasında yürüdü. Lozan sonrası statükoyu koruma refleksi güçlüydü; fakat tarih kapıyı hep aralık bıraktı. 1937 Sadabad, 1955 Bağdat Paktı, 80’lerin ticaret diplomasisi, 2000’lerin “komşularla” siyaseti… Dış politikamızın daima iki sorusu oldu: Sınır mı, hinterland mı? Harita mı, hatıra mı? Cevap, her dönemde dalga boyu değişen bir denge: güvenlik için sınır, ekonomi ve nüfuz için hinterland.
Arap ayaklanmaları, Washington’un çekilme/geri dönme salınımı, Moskova’nın sahaya inişi, Tahran’ın ağ mantığı, Tel Aviv’in normalleşme arayışları… Bunların hepsi Sykes–Picot’un güncellenmiş ekleri. Bir tarafta bloklar ve boru hatları (TANAP, Kerkük-Ceyhan, Doğu Akdeniz tartışmaları), diğer tarafta limanlar, serbest bölgeler ve lojistik koridorları (Kızıldeniz, Basra–Akdeniz eksenleri). Harita yeniden çizilmiyor; fakat dolaşım yolları ve tedarik zincirleri yeni “siyasi coğrafya”yı fiilen kuruyor. Bugünün sömürüsü, bayraklardan çok sözleşmeler ve yaptırımlar üzerinden işliyor.
Barrack’ın “aşiretler ve köyler” cümlesini küçümsemek kolay; fakat o cümle, Weberyen bürokrasinin yerel asabiyete çarpıp paramparça oluşuna dair geç bir itiraf. Yanlış şurada: Aşireti “medeniyet-dışı” saydığınızda devleti hiç kuramazsınız. Doğru şurada: Asabiyet, kurumsal rasyonaliteye eklemlenmedikçe hukuk bir zarf, egemenlik bir yanılsama olarak kalır. İbn Haldun’un teşhisi hâlâ çalışıyor; eksik olan tedavi protokolü.
Peki Türkiye ne yapmalı? Birincisi, tarihsel derinliği reel politikada somut enstrümana çevirmek: enerji-bağımlılıklarını azaltan, çoklu boru ve fiber hatlarına dayalı “dirençli ağ” stratejisi. İkincisi, güvenliği sadece askeri tamponla değil, şehir-ekonomisi ve sosyal sermaye ile kurmak: sınır-ötesi düğüm şehirler (Musul, Erbil, Halep hattı) için ticaret, eğitim, sağlık ve yeniden imar paketlerini güvenlik konseptine entegre etmek. Üçüncüsü, arabuluculuğu protokolden çıkartıp altyapıya bağlamak: Ateşkesi, gümrük kolaylığı ve sigorta mekanizmalarıyla birlikte tasarlamak. Dördüncüsü, diaspora ve vakıf-ekosistemini “yumuşak nüfuz” mimarisine dönüştürmek: dil, hukuk, finans okuryazarlığı ve meslek standartları üzerinden bölgesel insan sermayesine yatırım.
Cemal Paşa’nın Şam deneyi bugüne şunu söylüyor: Bu coğrafyada kalıcı düzen kuracaksan, önce şehirleri ve ticareti ayağa kaldıracaksın; aşireti şeytanlaştırmayacak, kurumsal çerçeveye eklemleyeceksin; güvenliği “sözleşme”ye, meşruiyeti “katılım”a bağlayacaksın. Barrack’a verilecek cevap da budur: Evet, burada aşiretler ve köyler var; ama aynı zamanda limanlar, kampüsler, teknoparklar, enerji düğümleri, yani modern asabiyetin yeni kurumları da var. Harita değil, dolaşım inşa edersen, ulus-devlet de yavaş yavaş toplumun içinden doğar.
Son cümle: Sykes–Picot’un hayaleti hâlâ masanın üzerinde; ama kalemi elinde tutan artık tek bir güç değil. Çok-kutuplu dünyada oyun “kimin çizdiği”nden çok “kimin işlevlendirdiği”ne döndü. Türkiye, haritaya sadık kalırken hafızayı işletirse; güvenliği tedarikle, hukuku katılımla, diplomasiyi altyapıyla evlendirirse… yüzyıllık cetvelin yerini yüzyıllık bir ağ alır. Ve belki o zaman, Cemal Paşa’nın yarım kalan cümlesi tamamlanır: Bu topraklar, yalnız bir milletin değil, aklıyla emeğini buluşturan bir medeniyetin ortak eseri olabilir.
Bugün Türkiye’nin Suriye’ye bakarken cevaplaması gereken soru askerî varlığın sürüp sürmeyeceği ya da diplomatik temasların artıp artmayacağı değil; bu topraklarda neyin gerçekten işleyeceğidir. Sınırı korumak gerekir, ama tek başına yetmez; masaya oturmak önemlidir, fakat düzen kurmaz. Suriye artık kriz başlığıyla değil, dolaşım başlığıyla okunmalıdır: ticaretin akabildiği, yolların ve enerjinin kesilmediği, insanların şehirler üzerinden hayata tutunabildiği bir düzen kurulabildiği ölçüde istikrar mümkün olur.
Türkiye ya Suriye’yi sürekli tamir isteyen bir güvenlik problemi olarak yönetmeye devam edecek ya da onu kendi ekonomik, lojistik ve insani ilişkilerinin doğal uzantısı hâline getirerek kalıcı bir denge üretecektir. Bugün Şam’la temas, kuzeydeki fiilî gerçeklik ve sınır hattındaki güvenlik düzeni tek tek anlamlı görünebilir; fakat asıl mesele bunların aynı hikâyeye bağlanıp bağlanmadığıdır. Bu coğrafyada kalıcı olan sertlik değil, işlerliktir. Egemenlik de kontrol etmekten çok, hayatı akıtabilme becerisidir. Türkiye’nin Suriye dosyasındaki gerçek tercihi tam olarak burada durmaktadır.








