Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Oval Ofis’te anlaşmalara imza attığı anda, arkasında duran ayakta duran portre sıradan bir dekor değildir. O yüz, bana göre Platon’un ideal kral tasavvuruna en çok yakışan devlet adamlarından biri, Amerikan cumhuriyetinin felsefesini çizen, 1776’daki Bağımsızlık Bildirgesi’nin başyazarı Thomas Jefferson. O portre kurucu baba olmanın ötesinde Amerika’nın iki asırdır dünya ile kurduğu ekonomik, siyasal ve kültürel düzenin sembolünü temsil ediyordu. Jefferson’un yüzü, Oval Ofis’ten dışarı bakarken hâlâ bir soruyu yineliyor gibiydi: “Özgürlük, kimin elinde şekilleniyor?”
Jefferson’un kuşkuları, Amerikan cumhuriyetinin daha ilk yıllarında şekillendi. Ona göre ulusun gerçek gücü toprağında, emeğinde ve üretiminde yatıyordu. Bankaların merkezileşmesi, halkın iradesini zincire vurabilirdi. O günün tartışmaları zamanla büyüdü, devlet ile finans arasındaki mücadele, Amerika’nın siyasal kültüründe kök saldı. Andrew Jackson’ın banka savaşları, 1913’te Federal Reserve’un kurulması, 20. yüzyılın ortasında Kennedy’nin hamleleri… Her dönemde aynı soru gündeme geldi: parayı kim kontrol ediyor?
Bugün bu soru, artık yalnızca Amerikan halkının meselesi değil. Çünkü dolar, dünya düzeninin kalbine yerleşmiş durumda.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton Woods sistemi, doları uluslararası ticaretin merkezine yerleştirdi. Altına dayalı bu düzen, 1971’de Nixon tarafından kaldırıldı. O andan itibaren dolar, inanca ve Amerikan devletinin gücüne yaslanan küresel bir iktidar aracına dönüştü.
Petrol ticareti dolar üzerinden yapıldı; bu da “petrodolar” kavramını doğurdu. Orta Doğu’daki enerji kaynakları Amerikan finans sistemiyle bütünleşti. Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin devasa petrol gelirleri, ABD bankalarında toplandı. Körfez fonları, Amerikan tahvilleriyle, küresel yatırım şirketleriyle bütünleşti. Bugün dünyanın en büyük finansal aktörlerinden BlackRock, Vanguard, J.P. Morgan gibi şirketler, sadece piyasa değil siyaset üzerinde de etkili konuma yükseldi.
Avrupa Birliği, Jefferson’un hayal ettiği özgürlükçü cumhuriyetlerden farklı bir yol izledi. Euro, başlangıçta dolar hegemonyasına alternatif olarak düşünüldü. Ancak 2008 küresel krizinden sonra görüldü ki Avrupa bankacılığı da Amerikan finans devlerinin gölgesinden çıkamıyor. Almanya’nın Deutsche Bank’ı bile sistemik riskin parçası haline geldi. Avrupa’nın bağımsız para politikası kurma çabası, Amerikan dolarının küresel rezerv para olma üstünlüğünü aşamadı. Bu nedenle Avrupa, siyasi olarak ABD ile zaman zaman çatışsa da ekonomik olarak dolara bağımlılıktan kurtulamadı. NATO’dan enerjiye, bankacılıktan dijital teknolojiye kadar her alanda Washington’un çizdiği çerçeve içinde hareket etmek zorunda kaldı.
Bugün dünya siyasetinde devletlerden çok küresel şirketler öne çıkıyor. Amazon, Apple, Microsoft, Google gibi devler, kendi başlarına birer ekonomik imparatorluk gibi davranıyor. Bu şirketlerin çoğu, dolar üzerinden işliyor, Amerikan finans sistemiyle bütünleşiyor ve küresel veri düzenini kontrol ediyor.
Çin’in yükselişi, yuanın uluslararasılaşması ya da Rusya’nın alternatif ödeme sistemleri geliştirmesi gibi girişimler, şimdilik bu düzeni kökten sarsamadı. Çünkü doların askeri, diplomatik ve kültürel gücü hâlâ çok baskın. Amerikan ordusu, NATO ve küresel medya düzeni, doları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir silaha dönüştürüyor.
Jefferson’un zamanında hayal bile edilemeyecek ölçüde, bugünün Amerika’sı Arap dünyasıyla finans üzerinden bağ kurmuş durumda. Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” projeleri, Birleşik Arap Emirlikleri’nin dev fonları, Katar’ın yatırım stratejileri… Hepsi dolar üzerinden akıyor. Bu paralar, bir yandan Batı’daki lüks tüketimi ve gayrimenkul piyasalarını beslerken, diğer yandan Amerikan silah sanayisine geri dönüyor. Yani Körfez’in petro-doları, Amerikan hegemonyasının devamı için yeniden dolaşıma sokuluyor.
Türkiye ise bu düzenin tam ortasında duruyor. Bir yandan NATO üyesi, Avrupa ile gümrük birliği içinde ve dolar üzerinden işleyen ticaret ağlarına bağlı. Diğer yandan Çin’in Kuşak ve Yol girişiminde, Rusya ile enerji ortaklıklarında, Körfez sermayesiyle yatırım ilişkilerinde aktif bir oyuncu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Oval Ofis’te Jefferson’un portresi önünde imza atarken verdiği görüntü, aslında bu çok katmanlı tablonun özeti. Türkiye, bir yandan Jefferson’un temsil ettiği özgürlük ve halk egemenliği idealine tarihsel yakınlık duyan bir ülke; diğer yandan doların ve küresel bankaların gölgesinde kendi manevra alanını arayan bir aktör. Türkiye’nin geleceği, işte bu küresel mali mimarinin dışında alternatifler üretebilme kapasitesine bağlı olacak.
Jefferson’un portresi, bugünün küresel düzenine de ayna tutuyor. Onun bakışı, bankaların ordulardan daha tehlikeli olduğunu hatırlatıyor. Bugün Amerika’nın küresel şirketleri, Avrupa’nın bağımlılığı, Arap sermayesinin akışı ve doların hegemonyası bu sözün doğruluğunu kanıtlıyor.
Türkiye, bu düzenin tam merkezinde yer alıyor. Jefferson’un Oval Ofis’teki portresi, Erdoğan’ın imzasının arkasında dururken sanki şu soruyu fısıldıyor: “Kendi özgürlüğünü, kendi ekonomik iradeni, kime emanet edeceksin?”





