Ockham’ın Usturası diye bir prensip vardır. 14. yüzyılda yaşamış İngiliz filozof Ockham’lı William’a aittir. Mantığın ve felsefenin en yalın kurallarından birini ortaya koyar: “Gereksiz varsayımlar yapma, çoğaltma; basit olanı tercih et.” Kısacası, bir olguyu açıklamak için ne kadar çok karmaşık neden sıralıyorsanız, o kadar uzağa düşüyorsunuz gerçeğin özünden. Bu yüzden bazı meseleleri anlamak için komplolara, bin yıllık planlara ya da gizemli örgüt şemalarına gerek yoktur. Bazen basit bakmak, meseleyi net görmeye yeter.
İsrail’in kuruluşu buna iyi bir örnektir. Siyonizm’in dinî veya ideolojik arka planı ne kadar konuşulsa da Amerika için İsrail esasen Ortadoğu’ya girmek için bir gözetleme kulesiydi. 1948’den itibaren ABD, İsrail’i bölgesel operasyonlarının atlama tahtası yaptı. Bu tahtadan sıçrayarak petrolün, suyolunun, ticaret yollarının üzerine çöktü. İsrail, bir inanç meselesinden çok reelpolitikin en soğuk aracına dönüştü.
Bugün ikinci bir atlama tahtası olarak gündeme gelen şey “Kürdistan” fikri. Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin kurduğu fiilî yapılar, Irak’ın kuzeyindeki yarı bağımsızlık süreci, sürekli olarak “yeni bir devlet mi kuruluyor?” sorusunu doğuruyor. Fakat Ockham’ın Usturası bize şunu söyler: karmaşıklaştırmaya gerek yok. Amerika’nın oradaki varlığı Kürtler için bir özgürlük romantizmi değil; Orta Asya’ya sıçramak için bir kaldıraç. ABD için bu bölgeler, bağımsızlık rüyası değil, lojistik rampa.
Asıl hedef her zaman Orta Asya’dır. Çünkü enerji rezervleri, Çin’in “Kuşak–Yol” girişimi, Rusya’nın tarihsel etki alanı hep orada kesişiyor. Trans-Hazar hattına yatırımlar, Orta Koridor projeleri, Azerbaycan üzerinden Nahçıvan’a ve oradan Hazar’a uzanan yeni yollar… hepsi bu sıçramanın parçaları. Türkiye kapıdır, Azerbaycan anahtardır. Bu kapı ve anahtar birlikte açıldığında, Orta Asya’ya doğrudan erişim mümkün olacak. “Kürdistan” denen şey, bu büyük resimde ancak küçük bir basamak olabilir.
Türkiye–İsrail ilişkileri de aynı şekilde basit okunabilir. Bir yanda “yakında savaşacaklar” diyenler, diğer yanda “yakında büyük ittifak kuracaklar” diyenler var. Oysa gerçek daha sade: Gazze savaşıyla ilişkiler minimum seviyeye indi, ticaret kısıldı, siyaset sertleşti. Ama enerji ve lojistik dosyaları kapanmadı. Ne büyük bir savaş ufukta var, ne de tam anlamıyla ittifak. Dosya bazında yürüyen, sessiz, mecburî bir koordinasyon var. Yani gerçeği görmek için büyük komplolara gerek yok, basit düşünün: duygusal kopuş sürüyor ama stratejik dosyalar devam ediyor.
Azerbaycan’ın rolü burada kritik. Hem Türkiye için doğuya açılan kapı hem İsrail için enerji ortağı hem de Batı için güvenlik stratejisinin temel taşı. Ermenistan ile barış süreci, Nahçıvan bağlantısı, İran’ın itirazları, Rusya’nın manevraları… Hepsi bu denklemin çevresinde dönüyor. Ama özünde olan biten, Orta Asya’ya açılan hatların sağlamlaştırılmasıdır.
Medya ve köşe yazarları bu tabloyu ya hamasete boğuyor ya da komplolarla süslüyor. Sosyal medyada bağırarak, ekranlarda slogan atarak gerçeği daha anlaşılır kılmıyorlar; tam tersine, sis perdesi çekiyorlar. Halbuki asıl sorulması gereken sorular basittir: Enerji nereden geçiyor? Ticaret hangi koridoru kullanıyor? Hangi liman, hangi demiryolu, hangi boru hattı devreye giriyor?
Sevgili okur, meseleyi anlamak istiyorsanız haritalara değil, hatlara bakın. Harita sınırları gösterir ama hatlar yükün, enerjinin, ticaretin nereye gittiğini söyler. İsrail bir kapıydı, Kürdistan bir kaldıraçtır, ama Orta Asya’ya giden koridorlar bu oyunun gerçek sıçrama tahtasıdır. Savaş çığırtkanlıklarına, kolaycı komplo teorilerine değil; demiryollarına, boru hatlarına, lojistik anlaşmalarına bakın. Çünkü bu coğrafyada zafer, kimin daha çok slogan attığıyla değil, kargonun hangi koridordan geçtiğiyle belirlenir.





