Sosyal medya artık bir haber panosu değil, duyguların alınıp satıldığı bir pazar yeri. Pazarın sesi algoritmalar, malı ise öfke. Çünkü öfke, en hızlı tüketilen ve en kolay yayılan içeriktir. Neşeyi paylaşmak zaman alır, sevinç açıklama ister, umut ise bağlam talep eder. Ama öfke öyle değildir: tek bir başlık, tek bir tahrik edici cümle, tek bir kışkırtıcı görsel bütün akışı ateşe verir. Bu nedenle platformların işleyişi, dikkat ekonomisinden çok daha ileri giderek bir duygu ekonomisine, daha doğrusu öfke ekonomisine dönüşmüş durumda.
Bu ekonominin motoru teknik görünebilir: etkileşim oranı, tıklanma süresi, paylaşım sayısı. Ancak motorun çalışabilmesi için yakıt gerekir. İşte o yakıt, insanın en temel psikososyal ihtiyacıdır: görülmek, onaylanmak, ait olmak. Algoritmalar bunu çok iyi bilir. Bir içerik sizin değer yargılarınızı, hassasiyetlerinizi veya korkularınızı harekete geçirdiğinde daha uzun kalırsınız, daha çok tepki verirsiniz, daha fazla insanı bu öfkeye çağırırsınız. Algoritma için siz artık sadece bir kullanıcı değil, öfkeyi taşıyan bir aracısınız.
Gençler burada en kırılgan kesimdir. Çünkü gençlik dönemi kimliğin inşa edildiği, aidiyetin sancıyla arandığı, benlik değerinin dışsal onayla beslendiği bir evredir. Sosyal medyanın sınırsız bildirimleri, kesintisiz akışı, “son bir kez yenile” dürtüsü, onların beyin gelişimindeki ödül devrelerini yakalar. Bir gencin, sabah uyanır uyanmaz ekranını kaydırmaya başlaması tesadüf değildir. Bu bir davranış değil, bir biyolojik koşullanmadır. Ve bu koşullanmada en güçlü pekiştirici öfke duygusudur. Çünkü öfke hızla bir grup bilinci yaratır: “biz” ve “onlar”. Kutuplaştırıcı içerikler bu yüzden ışık hızıyla yayılır. Genç, kendini bir grubun kahramanı gibi hisseder, ötekinin yanlışlığına öfke duyarak kendi varlığını doğrular.
Ancak öfkenin kısa vadeli aidiyet sağladığı yerde, uzun vadede yalnızlık ve kaygı büyür. Çocukluktan çıkıp gençliğe adım atan bir kuşağın her gün doomscrolling denilen felaket kaydırmasına maruz kalması, geleceğe dair umudu törpüler. Dünya kötüdür, insanlar kötüdür, hayat güvenilmezdir. Bir kuşak kendi ömrünün ilk sayfalarını bu karanlık şemalarla doldurur. Sosyal medyada öfke bir süre sonra kişilik tarzına dönüşür: sabırsız, çabuk kırılan, kolay kışkırtılan, sürekli huzursuz.
Burada suç bireyde değildir. Gençlerin öfkelenme eğilimleri yeni değil, fakat bu öfkenin algoritmik olarak büyütülmesi yeni. Bir gencin öfkesini paylaşması eskiden sadece odadaki beş kişiyi etkilerdi. Şimdi aynı öfke milyonlara yayılıyor, üstelik daha sertleşerek geri dönüyor. Bu döngüye “ahlâkî bulaşma” denir: bir kişi öfkeyle ahlâk adına konuştuğunda, bir diğeri daha yüksek sesle ve daha sert kelimelerle devam eder. Böylece öfke kendini sürekli besler.
Bu ekonominin en ironik yanı, bireyin duygusal refahını azaltmasına rağmen sistemin işlemeye devam etmesidir. Kullanıcı kendini daha kötü hissetse de daha bölünmüş bir dünyada yaşasa da platformun karı artar. Çünkü reklamcı için önemli olan sizin mutluluğunuz değil, sizin orada daha uzun süre kalmanızdır. Öfke burada tam da aranan altın madenidir.
Oysa her ekonomi gibi bu ekonominin de dışsallıkları vardır: toplumsal kutuplaşma, güven erozyonu, umutsuzluk salgını. Gençler arasında artan yalnızlık hissi, uyku bozuklukları, kaygı ve depresif ruh halleri bu ekonominin yan ürünüdür. Bütün bunlar bir ülkenin sosyal sermayesini aşındırır. Yani mesele sadece bireysel psikoloji değil, ulusal ölçekte bir toplumsal maliyettir.
Çözüm ne kolay ne de tek boyutludur. Platformlar sorumluluk almak zorunda: kullanıcıya kronolojik akış seçeneği sunmak, aşırı öfke içeriğini frenlemek, şeffaf algoritmalarla denetime açılmak. Devletler ise düzenleyici yasalarla, özellikle gençleri hedefleyen içerik manipülasyonlarına sınır koymalı. Ama en az bunlar kadar önemli olan şey, gençlerin kendilerine bir “duygu hijyeni” kazandırmasıdır. Nasıl ki sağlıklı bir yaşam için beslenme ve uyku düzeni varsa, dijital yaşam için de bir duygusal diyet olmalıdır. Hangi içerikler beni öfkeye sürüklüyor? Hangi hesapları sessize almalıyım? Paylaşmadan önce niçin beklemeliyim? Bunlar yeni çağın kişisel korunma refleksleridir.
Bütün bunları düşündüğümüzde şunu söylemek kaçınılmaz: Sosyal medya çağında gençliği anlamak, onların düşüncelerini değil, duygusal akışlarını anlamaktır. Bu akış, algoritmaların yönlendirdiği bir nehirdir; nehri değiştiremeyiz belki ama gençlere yüzmeyi öğretebiliriz. Onlara öfkeyi tanımayı, onu kullanmayı, onun tarafından kullanılmamayı gösterebiliriz. Aksi halde öfke, sadece sosyal medyanın değil, bütün bir kuşağın ortak dili haline gelecektir.
Unutmayalım: Öfke ucuzdur, üretimi kolaydır, yayılımı hızlıdır. Ama öfkenin yıkıp geçtiğini onarmak pahalıdır, zaman alır, emek ister. Bir toplumun geleceği, öfkenin kolay cazibesine kapılmak ile umudun zor yolunu seçmek arasındaki tercihe bağlıdır. Bugün gençlerimizi öfkenin pazarına teslim edersek, yarın ödememiz gereken bedel, sadece kaybolan huzur değil; kaybolan bir gelecek olacaktır.





