Bugün 26 Ağustos 2024 Pazartesi. 26 Ağustos günü biz Türk’ler için ayrı bir öneme sahip.
26 Ağustos 1071, Yurt Açan Savaşı.
26 Ağustos 1922, Yurt Tutan Savaşı.
Birincisiyle “Anadolu” bizlere vatan olurken ikincisinin sonunda bu toprakların ebediyen “Türk Milleti’ne” ait olacağı herkese duyuruldu.
Her iki savaşın ortak noktası nedir biliyor musunuz?
Hemen söyleyeyim: Savaş sonunda düşman birliklerinin başkomutanlarının esir alınması.
Hatırlarsınız Malazgirt’te Diyojen, Büyük Taarruz’da ise Trikopis esir alınmıştı. Şimdi gelin bu esaretlerle ilgili satır aralarına gizlendiği için çok nadir dillendirilen ama aslında zaferler kadar önemli olduğunu düşündüğüm iki olayı anlatayım. Lütfen beni can kulağı ile dinleyin.
Yıl 1071.
26 Ağustos 1071.
Muharebe sona ermiş Bizans süvarisi darmadağın olmuştur. Malazgirt’in o yeşile belenmiş ovası kızıl kanlar içinde binlerce insan cesediyle dolmuştur. Uçsuz bucaksız düzlük adeta ceset tarlasını andırmaktadır… Yaralı kurtulanların iniltileri kulakları tırmalıyorken ulaklar bir haber duyurur: İmparator Diyojen kaçamamış Türk Bey’leri tarafından esir alınmıştır…
Bu haber hemen Sultan Alpaslan’a ulaştırılır.
Ertesi günün akşamüstü Dijoyen Sultan’ın huzuruna getirilir. Sultan Alpaslan, önünde diz çökmüş koskoca Bizans İmparatorunu yanında bulunan beylerinin şaşkın bakışları arasında ayağa kalkarak karşılar. Aslında ona çok kızgındır. İçi içini yiyordur fakat bağışlama erdemi onu frenlemektedir. Esir imparatora hakettiği gibi üst düzey devlet yöneticisine gösterdiği muameleyi gösterir. Onu incitmez bir kaç gün misafir eder. Sonraki günlerde de özel muhafızları eşliğinde can güvenliğini aldırarak İstanbul’a gönderir.
Tüm bunları nerden mi biliyoruz?
İmparatorun esir düşmesinden tutun da esareti sırasında ne tür muameleye maruz kaldığını hem Bizans, hem de Selçuklu kaynakları anı anına yazmıştır. İstisnasız hepsi Sultan Alparslan’ın Bizans imparatoruna karşı oldukça saygılı ve merhametli davrandığını belirtir. Mesela Bizans tarihçisi olan Attaleiattes sonraları Sultan’ın İmparator’u şu sözlerle karşıladığını yazacaktır: “Ey imparator, her şeyden önce fiziksel bir cezalandırma ile karşılaşmayacağını buna mukabil, kendi yüksek pozisyonun ile bağdaşır bir şekilde onurlandırılacağını bil…”
Ve bu olayın üzerinden tamı tamına 851 sene geçer…
26 Ağustos 1922 günü sabahın 05.30'unda Kocatepe’den Kızıltaş yamaçlarına yoğun bir topçu ateşi başlar. Bu ateş, İmparator Diyojen’in torunları tarafından esaret altına alınmak istenen hürriyet düşkünü Türkler’in isyan çığlığıdır…
Boyun eğdirmek isteyenlerle hürriyetini canı pahasına korumayı ideal edinenlerin çetin mücadelesi günlerce sürer… Sonuç: Milyonlarca ölüm ve yine milyonlarca acı…
Anadolu’nun batısı yangın yeri gibidir. Yunan bir yandan kaçıyor bir yandan da önüne çıkan ne varsa yakıp yıkıyordur. Göğem Köyü de nasibini almış tüm köy sararmış buğday tarlası gibi çatır çatır yanmıştır. Geriye kül olmuş evler ve köyün üstünde tüten cılız dumanlar kalmıştır. Bu sırada köyde bir manga asker görünür. Aralarında esir alınmış rütbeli askerler vardır. Sonu Cumhuriyete çıkacak olağanüstü mücadelenin ilk güzel haberi kısa zamanda yayılır. Tarihlerin 2 Eylül 1922’yi gösterdiği gün, istilacı Yunan orduları komutanı General Trikopis Türk cengâverlerince esir alınmıştır.
Bu haber Kuvayı Milliye ordu karargâhına çabucak iletilir. Ve haberden günler sonra da esir komutan Trikopis karargâha getirilerek Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkartılır. Herkesin sus pus olduğu, Paşa’nın neler söyleyeceğini merakla beklediği anda Gazi onu şu sözleriyle karşılar: “Üzülmeyin general, siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlup olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük hürmet besliyoruz. Burada misafirimizsiniz. Buyurun istirahat edin, yakında her şey düzelecektir…”
Paşa dediği gibi de yapar. Onu misafirler gibi, bize yakışan şekilde bir yıla yakın Kayseri/Talas'taki askeri kampta konuk eder. Bir ara güvenlik nedeniyle Kırşehir’e sevk ettirir. Hatta Kırşehir'deki kampta kaldığı süre boyunca emrine bir de doktor yaver bile verir. Daha sonra da savaşın sonuçları soğumaya başlayınca diğer esirlerle birlikte sağ olarak Yunanistan'a gitmesini sağlar…
Dostlar bu iki olayı şundan dolayı anlattım: Zaferler sadece düşmanı silah gücüyle yenmekle başarılamaz. Zaferi büyük yapan yanına konulan böyle asırlar geçmiş olsa da unutulmayacak erdemli davranışlar ve diğer kahramanlıklardır. Tıpkı Sultan Alpaslan’ın Diyojen’e karşı takındığı tavır gibi ya da Gazi’nin Trikopis’i konuk edip ona nerede hata yaptığına dair telkinlerde bulunması gibi…
Bazı devlet yöneticilerimiz aldıkları politik kararlarla tarihin her anında milletinin aynası olmayı başarabilmiştir. Sultan Alpaslan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk bunun en büyük ve önemli örnekleridir. Onlar gibi üstün yeteneklere sahip liderler önüne düştüğü Türk Milleti’nin bileğinin savaş meydanında kolay kolay bükülemeyeceği mesajını vermekle kalmamış; kadim kültürümüz bir parçası olan savaşın saygınlığını da korumuşlardır. Onlara göre savaş sona ermiş ise esaretin altındaki düşman artık ağırlanması gereken bir konuktan başka hiçbir şey değildir. Bu düşünce yüksek Türk Kültürü’nün bir sonucudur. Yukarıda anlattığım bu diyalogların tüm dünya milletlerinin savaş esirlerine karşı bakış açısını da değiştirdiğini düşünenlerdenim.
Ve diyorum ki 26 Ağustos’lara Sultan Alpaslan ve Gazi Mustafa Kemal gözüyle bakmalı ve kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştirmenin hiçkimseye faydası olmayacağının bilincine varmalıyız. 26 Ağustos’u; Malazgirt diye Göğem diye ikiye ayırmamalıyız. Karşında duranın savaş meydanında bozguna uğrattığın düşmanın bile olsa, ona karşı hoşgörülü olma erdemini gösterebilmeliyiz. Çünkü tarih de biziz, Alpaslan da, Gazi de…
Varoluş günümüz kutlu olsun…





