Seçimi kazandığı partiden istifa edip rakip partiye geçmek, siyasal olarak eleştiri konusu yapılabilir. Kimi buna “ihanet” der, kimi “siyasi strateji” olarak görür. Ahlaki mi değil mi tartışılır; fakat asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu davranışın topluma yansımasıdır.
Bugün toplumun önemli bir kesimi, bu tür manevraları artık sıradan olaylar gibi karşılıyor. Çünkü insanlar, kendi hayatında da benzer esnekliklere açık. Menfaatini korumak uğruna yön değiştirmeyi, taviz vermeyi, saf değiştirmeyi adeta hayatta kalmanın en önemli becerisi olarak görüyor. Siyasetçinin koltuk hesabıyla yön değiştirmesi, kendi çıkarı için iş değiştiren, fikir değiştiren ya da hukuku eğip büken bir vatandaş için yadırgatıcı olmuyor.
Bunun somut örneklerini her yerde görmek mümkün.
Adaletten, hukukun üstünlüğünden bahseden bir aydın, başına bir sorun geldiğinde hakkını hukukta aramak yerine “etkili tanıdık” peşine düşebiliyor. Ya da eşitlikten, sosyal adaletten söz eden bir başkası, hiç karşılık göstermeden yıllarca karşılık gösterenlerle aynı haklardan yararlanma yolunu arayabiliyor. Üstelik bunu da bir hak gibi talep edebiliyor.
Kısacası mesele sadece parti değiştiren siyasetçiler değil. Asıl mesele, dürüstlüğü dilinden düşürmeyip, iş kendi menfaatine geldiğinde ahlaktan vazgeçen “dürüstlük iddiasındaki ahlaksızlar.” Toplum, bu gibi tavırlarla adım adım çürüyor; çürüme sadece yukarıdan değil, dipten de besleniyor.
Eğer değişim isteniyorsa -ki sorsan herkes istiyor-, önce kendi içimizdeki küçük menfaat savaşlarını, kendi küçük gibi görünen ikiyüzlülüklerimizi sorgulamamız gerekmez mi? Çünkü siyaset denilen şey, toplumun aynasıdır ve o aynada gördüğümüz, bizden başka kimse değildir.





