Merhaba sevgili dostlar,
Malum Avrupa Futbol Şampiyonasında sona gelindi. Pazar günü İspanya-İngiltere finali oynanacak ve kupa nihayet sahibini bulacak. Oyun bu iyi oynayan kazansın. Benim derdim final maçı yada kupa falan değil. Derdim liyakat. Etkili olur umuduyla dilim döndüğünce, her ortamda “liyakat” diye haykıran birisiyim. İbrahim Peygamber'e su taşıyan karınca misali, niyetim belli olsun yeter. Öğrendiğim değerler benden bunu yapmamı istediği için bu gün yine 'liyakat' diyeceğim ve milli takımla ilgili bir kaç cümle kurduktan sonra bağlantılı olarak kısa bir tarih yolculuğu yapacağım...
Bir ülke düşünün. Bu ülkenin Futbol Milli Takımının yarısı başka ülkelerde işinin ehli hocalar elinde yetişmiş futbolculardan oluşsun. Buraya kadar problem yok. Fakat dışarıda yetişerek Milli Takıma seçilen futbolcu sayısı o ülkenin sınırları dışında yaşayan vatandaş sayısına oranlandığında ortaya çıkan sayı şaşırtıcı!
Beş milyon gurbetçi içinden Futbol Milli Takımımızın yarısı çıkıyorsa, seksenbes milyon içinden diğer yarısının çıkması sayısal ve oransal anlamda garip bir durum değil mi ?
Bu kadar insan kaynağına rağmen içimizden yetişen Milli Takım seviyesindeki futbolcu sayısı bir elin parmakları kadar. Acı da olsa maalesef gerçek bu. Bana göre bu gerçek liyakatsizliğin bir sonucu. Liyakatsizce atanan hocalar, hatır gönül işi yapılarak belirlenen yöneticiler, menajerlerin milyon dolarları arasını sıkışmış başkanlar; yarattıkları bu ucube eserle ne kadar övünseler az. "Adam kayırma" denildi mi en iyisini biz yapıyoruz alimAllah! Dünyanın en iyi orta sahalarından biri olarak gösterilen İlkay Gündoğan’ın Alman Milli Takımını seçmesinin sebebi ne olabilir hiç düşündünüz mü? Bence bu sebeple gelmedi ve bundan sonrakiler de gelmeyecek tıpkı önceleri gelmeyen Mesut Özil gibi...
Vahim olan ne biliyor musunuz?
Bu virüsün -ben adam kayırmacılığa virüs diyorum- sporun her branşına, hatta her katagorisine, unvan fark etmeksizin sızmış oluşu…
Peki, spora sirayet eden bu illet siyasete hiç bulaşmamış mıdır?
Sanmam.
Burada bir parantez açmak istiyorum. Ülkenin genel siyasetine girmeyeceğim çünkü mazeretim var. Mazeretimin oluşu bu konuya kayıtsız kaldığım anlamına gelmesin lütfen. İllaki benimde konuya eleştirel gözle bakıp kaleme aldığım ama ancak zamanı gelince çıkartacağım şu an çekmecem de bekleyen nalına vurduğum çok yazı var. Dediğim gibi şimdi değil günü gelince paylaşacağım. Parantezi kapatıp konuya devam ediyorum.
Adam kayırmacılığın bizim kültürümüze ilk olarak ne zaman uğradığını biraz araştırayım dedim. Karşıma 11.yy'da yaşanmış enteresan bir olay çıktı. Bu olay millet olarak bizim liyakatsizlik ve adam kayırmacılıkta mihenk taşımız olabilir.
Nizâmülmülk’ü bilirsiniz. Büyük Selçuklu Devlet yönetiminde hayli etkili olmuş; Fars asıllı, Sultan Alp Arslan ve Melikşah dönemlerinde de vezirlik yapmış, "devletin düzeni" anlamına gelen ismiyle bilinen önemli bir siyaset ve devlet adamı. Nizamiye Medreseleri'nin kurucusu. Ürettiği siyaset ve eline geçirdiği gücü kullanarak hizmetinde bulunduğu devleti çağın en büyük gücü haline getirmeyi başarmış ve yaşadığı süre boyunca yaptıklarıyla dünya nizamına yön vermiş birisi…
Onca siyasi, askeri ve ekonomik güç bir kişide toplanırsa elbette o kişi bu gücü bir noktadan sonra kendi çıkarları için kullanır ki, öyle de olmuş. Yazının konusu olan liyakatle ilgili sorunlarda işte bundan sonra başlamış. Nizamülmülk'ün vezir unvanını kullanarak yaptığı liyakatsiz atamalar devletin tıkır tıkır işleyen düzenini bir anda alt üst etmeye başlamış. Selçuklu Devletiyle, devletin kurucu unsuru olan Türkmenler'in arası bu atamalar yüzünden zamanla açılmış. Bizzat kendisinin kurduğu ve sonraları tahsis ettiği yüksek ödeneklerle yükselmesini sağladığı Nizamiye Medreseleri'nde din eğitimi alan, çoğunluğu Türk olmayan insanları; devletin o güne kadar kusursuza yakın uyguladığı atama, görevlendirme ve yükselme esaslarını hiçe sayarak liyakatsizce üst kadrolara atamış. Özellikle orduya yaptığı atamalar çok ses getirmiş. O güne kadar devleti ayakta tutan, ekonomik ve siyasal olarak yükselmesini sağlayan ordunun güçlü yapısı bu atamalardan sonra bozulmuş. Yıllarca terfi bekleyen, bu uğurda savaş meydanlarında gözünü budaktan sakınmayan cesur Türkmen Beyleri; nereden yetiştiğini bilmedikleri, askerlik tecrübesi olmayan, derviş kılıklı bazı adamların üstleri olarak atanmalarına karşı çıkarak yapılan bu atamalara isyan etmiş. Vezir Nizamülmülk’ü aşıp olup bitenlerden bihaber Sultan Melikşah’a çıkmışlar. Durumu anlatıp çözüm bulmasını istemişler. Sultan sorunun kaynağına inip çözümü bulmuş. Vezirine uyguladığı kararların yanlış olduğunu devlet diliyle söylemiş. Fakat bu söyleminin sonu acı bitmiş. Vezir'in, Sultan'a cevabı ve Sultan'ın verdiği karşılık derken içerisinde “divit ile sarığın” geçtiği meşhur atışmaların sonunda ikisi de suikast sonucu öldürülmüş. Her iki ölüm koskoca devleti dağılma noktasına getirmiş ve sonunda da dayanamayarak Selçuklu Devleti önce çökmüş ve sonra da dağılmış…
Sonu dağılmaya kadar giden sürecin başlangıç noktasının devlete yapılan liyakatsiz atamalar olması hiç şaşırtıcı gelmedi değil mi?
Peki, bu hatadan ders almış olabilir miyiz?
Tabii ki hayır.
Sonra kurulan Türk Devletleri'nde de durum pek farklı olmamış. Yine ben yaptım oldu mantığı ve yine hüsranla biten sonlar…
İşte bu yüzden dostlar, yurttaş olarak hiç birimizin “aman ne olacak” deme lüksümüz yok. Liyakatin yaşamın hangi alanında olursa olsun önemli olduğu bilincinde olmak zorundayız. Eğitimde, sporda, iş hayatında… Nerede insan kaynağı yönetimi varsa oradaki ehil insanların önünün açılmasına bir şekilde katkı sağlamalıyız -ulusal milli takımlarda da olsa.- George Herbert’in de dediği gibi "Kaptanı usta olmayan gemiye, her rüzgar kötüdür."
Kalın sağlıcakla…





