Değerli dostlarım,
Bu hafta şanlı tarihimizin kısa da olsa bir bölümünde görünmelerine rağmen siyasi olarak çok ektili olmuş “Cavlâki” tarikatından, mürşitlerinden ve dervişlerinden bahsedeceğim.
Kim bu insanlar?
Neye inanırlar?
Nasıl yaşarlar?
Anadolu siyasetinin neresinde oldular?
…
Geleceğimize yol gösterebilecek soruların yanıtlarını arayarak bazılarınıza sıkıcı da gelse sizi kısa bir tarih yolculuğuna çıkartacağım. Kendilerini “Allah Dostu” olarak tanımlamış bu insanların kim olduğunu, yaşam tarzlarını ve neye inandıklarını kaynaklara dayanarak dilim döndüğünce anlatacağım. Şimdi arkanıza yaslanın ve lütfen büyük harflerle dinleyin.
Nasıl yapılandıkları hakkında kesin bilgi bulunmayan bu tarikatın, Haşhaşiler’in lideri Hassan Sabbah’ın gücünü kırabilmek için Türkiye Selçuklu Devletince kurulduğu söylenir. Fakat ne kuruluşları ne de kurucuları hakkında kesin kanıta dayalı bir bilgi yoktur. Alamut Kalesine yaptıkları birkaç taarruzun başarısızlıkla sonuçlandığı kaynaklarda geçtiğine göre, tarikatın bizzat devlet adamları tarafından kurulmuş olabileceği ihtimali güçlenmektedir. “Kalendiriye” tarikatın Cavlakiye kolunu oluştururlar. Kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuval giydikleri için Cavlakiyye denilmiştir. 9. ile 13. yüzyıllar arasında Anadolu’nun istikrarsız siyasi yapısından beslenerek özellikle dini görünüm üzerinden toplum içerisinde büyük suçlar işledikleri kaynaklarca belirtilmektedir. 13.yy tarih kaynağı olan İbn’ül Hatip bir eserinde bu tarikatın dervişleri için Müslüman çocukları aşırmanın bunların sanatı olduğunu, mescitleri kendilerine makam yaptıklarını ve oralarda şarap içip Allahın her türlü emirlerini yok saydıklarını, aç oldukları zaman dilenmeye çıktıklarını, ellerine ne geçerse yediklerini, saç ve sakallarını hatta kaşlarını dahi kazıttıklarını, bu insanlar arasında livatanın cari olduğunu, kadınlara karşı ilgisiz olduklarını, haşhaş kullandıklarını, cahil ve ilimden mahrum olmalarına rağmen dervişlik iddiasında bulunduklarını söyler.(İbnü’l Hatib, Fustât, s.537–538.)
Şimdi gelelim Türk tarihiyle olan ilişkilerine.
Tarikat ne tesadüftür ki(!) 13.yüzyıl ortalarında Moğolların Anadolu’ya gelmesiyle birlikte tarih sahnesine çıkar. Moğollarla siyasi bir ittifakın içine girdikleri kayıt edilmiştir. Baycu Noyan komutasındaki Moğol birlikleri Anadolu’yu istilaya başladığı zaman Cavlâki dervişleri de Moğol ordusunda yer alarak onlarla birlikte savaşmışlardır. Türkiye Selçuklularının dağılmasıyla sonuçlanan Kösedağ Muharebesi’nde Moğol ordusunun ön saflarında bu Cavlâki dervişleri bulunmuş kendi milletine kılıç sallayıp ok atmışlardır. Durun daha bitmedi. Kösedağ’dan sonra Moğollar Kayseri’yi kuşatır. Ve yine en önde Cavlâki dervişleri vardır. Yine Moğollarla işbirliği içinde olup onlarla birlikte şehri çevreleyen dış surlara gedik açmak için var güçleriyle on yedi gün boyunca mancınık atarlar. Bu talihsiz(!) durumu İbn Bibi Selçuknamelerine şerh etmiştir. İnanmayan açsın okusun.
Peki neden?
Neden böyle şuursuz olabildiler?
Cavlâki mürşitlerinin bazı Kalenderi şeyhleriyle olan ilişkileri, Anadolu’daki Kalenderi şeyhlerinden biri olan ve Mevlânâ’nın çok sevdiği hatta şeyhim dediği Şemsi Tebrizi’nin Kayseri’nin Moğollar tarafından istilasından birkaç ay sonra Konya’ya gelişi ve Mevlânâ’nın Şems’i aracı kılıp Moğollarla anlaşıp anlaşmadığının bilinmezliği; “Kendi milletlerine neden bunu yaptılar?” sorusuna verilebilecek en kısa yanıt olsa gerek.
Görünüşte devletin benimsediği dinin halk arasında yayılmasını kolaylaştırma amacıyla bizzat kurduğu, kendi eliyle besleyip büyüttüğü bazı tarikatlar; sanki turnusol kâğıdı gibi tarihimizin her döneminde siyasi ve ideolojik güç sahibi olabilmek için özellikle siyasi istikrarsızlık ve kutuplaşmanın yaşandığı dönemlerde güçlenmeye çabalamış ve bu uğurda gözünü kırpmadan kendi halkının boğazını bile sıkabilmiştir. Bunun bilinen örneklerinden biri olan Cavlakilerin, inanmış cahil halkı kafalarına göre yorumladıkları din ritüelleriyle aldatıp siyasi ve ideolojik güce ulaşınca nasıl kendi milletinin başına bela olduğunu yukarıda dilim döndüğünce anlattım. Winston Leonard Spencer Churchill’inde söylediği gibi; Tarih tekerrürden ibaretse, insanları dış görünüşlerine göre iyi ya da kötü olarak değerlendirmemeli, dostu düşmandan ayırabilmeliyiz. Her yüzümüze güleni dost, bizi uyaranları ise düşman sanmamalı; insanları tanımada ve anlamada daha duyarlı davranabilmeliyiz. Uzun lafın kısası ‘her gördüğün sakallıya dede’ demek istemiyorsan bol bol okumalı; sorgulayarak araştırmalısın birader... Benden söylemesi gerisi sana kalmış.
Haftaya görüşmek üzere kalın sağlıcakla…





