“...Kaçmalarına imkân verecek yolları ve dağ geçitlerini tutarak kapattık. Hemen yok etme işine giriştik. Birliklerimiz birbiri ardına köyleri kuşatıyorlardı. Topçu ateşi ile izbe köy evleri taş ve toprak yığınları haline getiriliyor ve köylüler köyde barınamaz bir hale gelip köy dışındaki kırlara kaçmaya başlayınca da tüfek mermileri ve süngülerle işlerini tamamlıyorduk. Hiç şüphesiz ki bazıları kaçabildiler. Bunlar ya dağlarda kendilerine sığınacak bir yer bulabildiler veyahut da sınırı aşıp kaçtılar. Geri kalanlar ise tamamen öldürüldü. Böylece Nahcivan’dan Ahılkelek’e kadar olan bütün sınır bölgesi, Ağrı Dağı’nın eteğindeki sıcak ovalardan kuzeydeki soğuk dağ yaylalarına kadar her yer, yerle bir edilmiş Türk köylerinin dilsiz kalmış harabeleriyle doldu. Şimdi bu köylerde, buralarda kalmış insanların kemiklerini bulmak için giren kurt ve çakalların ulumalarından başka bir ses duyulmaz…”
Sevgili dostlarım, okuduğunuz bu satırlar OhanesApresyan isimli Ermeni bir yazarın 1928 yılında ABD Indianapolis’te yayınlanan “İnsanlar Böyledir” isimli kitabından alıntıdır. Ermenistan ordusunda subaylık yapmışolan yazar,görevli olduğu dönemde Ermeni katliamlarını bizzat yönetmiş birisi. Savaş bitince kabuğuna çekilip anılarını kaleme almış ve okunması zor gelen bu satırları dile getirmiş.Kars çevresinde yaşananları ise şöyle anlatıyor:“Kısa bir süre önce geceleyin bir Türk Köyü olan bir harabenin yanından geçiyordum. Yıkılmış evlerin birinin önünde bir ateş yakılmıştı. Ateşe doğru yürüdüm. Ateşin etrafında bir gurup Ermeni askeri oturuyorlardı. Aralarında da henüz çocuk denecek yaşta iki Türk kızı vardı. Kızlar yere çömelmiş ve ara sıra gelen hıçkırıklarla sessiz sessiz ağlıyorlardı. Kırılmış ev eşyaları ve Türk köy evlerinin diğer malzemesi etrafa saçılmıştı. Keza orada burada ölülerde yerde yatıyorlardı. Kızları kurtarmak için maalesef geç kalmıştım. Fakat bu zavallılara elimden gelen yardımı yapmak istedim. Kendi lisanları ile hitap ederek artık korkmamalarını söyledim. Benden kendilerine bir zarar gelmeyeceğini, sadece kendilerine yardım etmek istediğimi anladıkları zaman, ıstırapları gene boşalarak acıklı şekilde hüngür hüngür ağladılar. Askerlerden korku ve dehşete kapılmışlardı ve onların yanında bulundukça kızları teselli etmeğe imkân yoktu. Kızları yanıma alarak oradan uzaklaştım ve zaferlerinin kendilerine sağladığı nimeti ellerinden aldığımı zanneden askerleri de çirkin bir ruh haleti içinde bıraktım. Bir iki kilometre ötede gene aynı akıbete uğramış diğer bir Türk köyüne geldik. Karanlık basmıştı ve geceyi orada geçirmeye karar vermiştim. Yanımdaki yiyeceği Türk kızları ile paylaşıp harap olmuş köyde biri kendim, diğeri de kızlar için ayrı ayrı barınacak birer yer buldum. Az sonra uyumuştum. Gece yarısı devamlı bir şekilde ağlayan bir çocuk sesi ile uyandım. Ay ışığı hayal meyal etrafı görmemi sağladı ve bana burada cereyan etmiş olan diğer bir facianın bütün ayrıntılarını gösterdi. Ağlayan çocuğun sesini rehber alarak görünüşünden bir Türk ailesinin evi olduğu anlaşılan bir ev yıkıntısının avlusuna geldim. Avlunun köşesinde ölü bir kadın yatıyordu. Gırtlağı kesilmişti. Kadının üstünde bir yaşında kadar bir kız çocuğu duruyor ve ölü kadının memesinden süt emmeğe çalışıyordu. Çocuğu kucağıma alıp cebimde kalmış olan ekmek parçasını su ile ıslatıp doyurabildiğim kadar çocuğu doyurmaya çalıştım. Sonra da çocuğu o gece bakmaları için iki Türk kızının yanına bıraktım. Ertesi günü bir fırsat çıkmasından faydalanarak bu üç talihsiz çocuğu Kars’taki Amerikan yetimhanesinde yetiştirilmek direktifi ile Kars’a yolladım. Türk köyleri bu şekilde temizlendikten sonra ben de tekrar Kars’taki eski alayıma katıldım...”
Her yıl Nisan ayında soykırım tantanası başlasa da ne hikmetse karşı tarafta olan ve vicdan muhasebesi yapanların anlatımları hiç dillendirilmez. Onların ne dediğinin hiç ama hiç önemi yoktur lobiler için. Oysa yukarıda yazılanları yaşamak zorunda kalmış bir milletin soykırımcı olma ihtimali var mı Allah aşkına? ABD başkanı “Soykırım” dedi diye soykırımcımı olmuş oluyoruz.Ben kabul etmiyorum birader. Hatta isyan ediyorum!Yaşanan onca zulmü okuyup, Kazım Karabekir Paşa’nın 1920’de yazdığı raporu bilip, resmedilen yüzlerce fotoğraftan haberdar olup, bire bir zulmü yaşamış yurttaşın anlatılarını dinledikten sonra birde üstüne “soykırımcı” olarak itham edilince isyan etmemek ne mümkün!
Bizden vesikamı istiyorsunuz? Açın Kazım Karabekir Paşa’nın Kars muhabereleri sonunda yazdığı rapora bir bakın; Türk Tarih Kurumunun arşivinde duruyor. Rapor rapor değil; adeta ağıt, dram, acı, gözyaşı…
Tüm somut bu gerçekler arşivlerde duracak ve sen çıkıp bu necip milleti ‘soykırımcı’olarak anacaksın öyle mi! Bu amiyane tabirle; ahlaksızlıktır.
Bizde de kabahat yok değil. Yeni nesilleri konunun dışında bıraktık ya da özellikle bıraktırıldık sanki. Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu şu dönemde dahi soykırımla ilgili hiçbir fikri olmayan binlerce Türk gencinin yetişmesine aslında bizler vesile olduğumuz gibi yaşanan trajedileri karşı taraf gibi tantanalı bir halde dillendirmeyi beceremedik. Kimse kafasını kuma gömmesin topyekûn hepimiz kabahatliyiz. Haklı olmamıza rağmen sesimiz nedendir bilmiyorum; cılız çıkıyor. Ve böyle gider ve önlem alınmazsa uluslararası alanda resmi olarak soykırımcı olmamız içten bile değil.
Peki,bundan sonra ne yapılabilir?
Naçizane önerim: Tarihçilerden oluşacak ‘düşünce kurulunun’ analizlerini doğrultusunda politikalar üretilebilir. Tarihe not düşmüş ne kadar belge, bilgi ve tanık anlatımları varsa bunları harmanlayıp Ermeni çetelerinin halkımıza yaşattığı trajediler senaryo haline getirilip uluslararası alanda gösterime girebilecek filmlere konu edebiliriz. Öyküler yazarak gelecek nesillere aktarabiliriz. (Adana civarında yaşananlara dair ben bir tane yazmıştım. Kısa zamanda kitaplaştıracağım.) Yaşanan dramları romansı dille gelecek kuşaklara aktarabiliriz. Seçkin üniversitelerde tarihçilerimiz konferanslar verebilir...
Tüm bunları yapabilmek kolay değil biliyorum. Devletimizin mutlaka elini taşın altına sokması gerekiyor. Ciddi bütçeler gerektirdiğinin farkındayım. Ama ne olursa olsun bu mesele çocuklarımızın geleceği için ekmek gibi su gibi önemli bir sorun. Bütçe ise bütçe, para ise para, gönül ise gönül. Kısacası ne gerekiyorsa onu yapmalıyız; yoksa ‘soykırım yalanına’ inanıp bu yalanı kabul etmek zorunda bırakılan ülkeleri geriden izlemekle yetinir, cılız kınamalarla bir yere varamayacağımızın farkına ancak iş işten geçtikten sonra varırız.
Benden söylemesi!
Gelecek hafta görüşmek ümidiyle hoşça ve dostçakalın.





