Profesör dersinde öğrencilerinden birini kürsüye çağırıp dersin kalan kısmını anlatmasını ister. Öğrenci önce kem küm etse de bakar kurtuluş yok başlar bildiği kadar anlatmaya…
Biraz sonra profesör araya girer ve “Şimdi kürsünün üstüne çık ve öyle devam et!” der.
Öğrenci önce anlam veremese de profesörün kararlı bakışlarından kaçamaz ve çaresiz denileni yapar ve kürsüye çıkıp öyle anlatmaya devam eder…
Birkaç cümlenin sonunda profesör yine sözünü keserek “Bu kez kürsünün üstüne bir sandalye koy ve öyle devam et!” der.
Öğrenci de onu da yapar ama artık sandalye üstünde düşmemek için dengesini kontrol ederek konuştukça söylediklerinde tutarsızlıklar başlamıştır. Bir dam der bir pencere!
Sonunda profesör sınıfa döner ve: “Çocuklar görüyorsunuz değil mi? İnsan ne kadar yükselirse söylediklerinde o denli tutarsızlıklar, dengesizlikler başlar. Artık beyni söyleneni değil; olduğu yerden düşmemeyi önceler, kararlarını buna göre alır, çevresini buna göre şekillendirir…" tespitini yaparak sandalyenin üstündeki öğrencisine teşekkür edip dersi sonlandırır.
Sosyal deneyden insanlar yükseldikçe söylemlerinde meydana gelen değişikliğin bulunduğu yeri koruma işgüdüsünden kaynaklandığı sonucu çıkıyor.
Ben toplumu oluşturan insanları bu konuda üçe ayırıyorum.
Birinci grup, ‘gemisini kurtaran kaptan’ misali, sosyal deneydeki masa üstüne konulan sandalyeye çıkmış olanların oluşturduğu gruptur. Bu tiplerin sandalyeye çıkmadan önceki söylemleriyle sandalye üzerindeki söylemleri birbirinin tam tersidir. Beyinleriyle değil de nefisleriyle karar verirler. Düşmemek için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Çok tehlikelidirler ve anında en yakınını dahi satabilirler. Allah bu hödükleri ıslah etsin diyerek ikinci gruba geçmek istiyorum.
İkinci grubu, masa üstünde olup sandalye üstüne çıkmak için uğraşanlar oluşturuyor. Bunlar başkalarının kayığında başkalarının küreğini çeken tiplerdir. Sandalye üstüne çıkmak için yapmayacakları iş, söyleyemeyecekleri yalan, iftira yoktur. Birinci gruptakilerden daha tehlikelidirler. Adam satmada üzerlerine yoktur. Tek amaçları sandalye üzerine çıkmak olduğu için bu uğurda ne gerekiyorsa yaparlar. Bunlar “yumuşak g kuşağı” olarak da bilinirler. Allah’ın bunları ıslah edeceğini düşünmediğim için onlar hakkında ondan herhangi bir şey dilemeden diğer gruba geçiyorum.
Üçüncü ve son grubu ise ilk iki gurubun dışında kalanlar oluşturur. Bunların dünya yansa umurunda değildir. Kimin ne dediğinin hiç önemi yoktur onlar için. Bildiklerini okurlar. İşini üst düzeyde ve profesyonelce yaparlar. Dedikodudan uzak; laf söz kovalamayan, masa üstüne çıkma niyetinde olmayan, sandalye üstündekileri ve oraya çıkmak için uğraşanları kendi dengi olarak görmeyen, entelektüel bilgi ve birikimi üst seviyede olanlardır. Liyakate inanırlar. Fırsat eşitliğinin bir gün mutlaka hakim olacağına olan umutları halen vardır. Toplumun en eğitimli kesimini oluşturdukları için iyi birer ebeveyn olduklarına inanırlar.
Bu üç tip grup arasında hangisine dahil olduğumuzu kim belirler?
Elbette bu soruya verilecek yanıt kendi çevremiz olacaktır. Çünkü kimse ayranım ekşi diyemeyeceği için herkes kendini üçüncü guruba dahil görebilir. Oysa davranışlarımız bizi eleverir ve kategorize eder.
Neyse konuyu Dostoyevski’yle kapatalım. Ne diyor ünlü yazar:
“Şeytan uyuyakaldı bir gün. Rüzgar sert esti. Üç tüy düştü şeytandan dünyaya. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa. O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı.”
O şeytanın sert rüzgârla düşürdüğü tüylerinden biri olup büyük koltuklarda oturan küçük adamlara dönüşülmemesi temennisiyle…
“Kurban Bayramı”
Önümüz kurban bayramı ve dokuz günlük bir tatile çıkıyoruz. Benim gibi memleketine gidecek olanlara, tatil için yollara düşeceklere şimdiden kazasız belasız yolculuklar diliyorum.
Bayramı manevi özelliğine uygun geçirmek temennisiyle,
Büyüklerimin ellerinden,
Küçüklerimin gözlerinden,
Yaşıtlarımın ise yanaklarından hasretle öpüyorum…
Bayram sonrası görüşmek üzere.
Hoşça ve dostçakalın…





