Bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim. Düello denince zihnimizde çoğu zaman sisli bir Avrupa sabahı canlanır: iki aristokrat, şahitler, tabancalar ya da kılıçlar ve "şeref" adına göze alınmış bir ölüm ihtimali. Puşkin'i hayatından eden bu aristokratik âdetin coğrafyamızdaki izdüşümü neydi, hiç merak ettiniz mi? Türk ve İslam coğrafyasında “şerefimi korumak için seni düelloya davet ediyorum” diyenler olmuş mudur geçmişte? Bu sorunun cevabını merak eden birisi olarak ulaştığım bilgileri burada kısaca özetlemek istiyorum.
Öncelikle, Türklerin İslamiyet'i kabulünden önceki dönemde, Batı'daki düellolara biçim olarak oldukça benzeyen bazı uygulamalar olduğunu söyleyebiliriz. Er Meydanı veya teke tek vuruşma adı verilen bu gelenekte, iki ordunun en seçkin savaşçılarının, savaş öncesinde veya savaş sırasında karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Ancak buradaki amaç, Batı'daki gibi iki kişi arasındaki kişisel bir onur meselesini çözmekten çok daha farklı. Bu teke tek çarpışma, ordunun moralini yükseltmek, düşmana gözdağı vermek ve bazen de savaşın kaderini belirlemek için gerçekleştiriliyor. Yani, er meydanında teke tek çarpışmanın kişisel bir kin veya intikamdan ziyade, askeri ve psikolojik bir strateji olduğunu söyleyebiliriz.
Hâl böyle olunca, elde edilecek en büyük değer de, savaşta gösterilen bireysel hünerle kazanılan “nam” olarak karşımıza çıkıyor. Bu nam, toplum içindeki saygınlığının temelini oluşturuyor. Diğer bir değişle, buradaki şeref aristokratik bir onurdan ziyade toplumsal bir statü ve kahramanlıkla ilgili. Ancak, Batı’da düellonun ilk ortaya çıktığı yıllarda olduğu gibi, Gök Tanrı inancı çerçevesinde, teke tek çarpışmanın aynı zamanda gökyüzünün lütfunun kimden yana olduğunun sınavı olarak görülmesi ciddi bir benzerlik oluşturuyor. Dede Korkut hikayelerindeki teke tek dövüşler, bu ilahi iradenin yeryüzündeki tezahürü olarak okunabilir. Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugāti't-Türk'ünde geçen "kaçut" kelimesi de "yiğitlerin savaşta çarpışması" anlamıyla bu pratiğin dilsel ifadesi durumunda.
İslam hukukunda ise, iki kişinin kendi aralarında anlaşıp ölümüne bir kavgaya girişmesi kesinlikle yasak. Bunun temelinde, cana kıymanın en büyük günahlardan sayılması yatıyor. Adaletin tesisi bireye değil, devlete ait. İki kişinin kendi aralarında şeref meselesi için düello yapması, İslam'ın hukukun üstünlüğü ilkesine açıkça aykırı.
Ancak burada önemli bir istisna var: savaş meydanındaki mübareze. İslam savaş hukukunda, savaş başlamadan önce veya savaş esnasında, ordudan bir savaşçının düşman ordusundan bir savaşçıyı teke tek çarpışmaya davet etmesine mübareze adı veriliyor. Bu, düelloya en çok benzeyen uygulama olmakla birlikte, aralarında temel farklar var. Mübareze asla kişisel bir kin, intikam veya şeref meselesi için yapılmıyor. Aksine, yukarıda da değinildiği üzere, tamamen stratejik bir hamle olarak uygulanıyor. Düşmanın moralini kırmak, kendi ordusunun moralini yükseltmek ve savaşın gidişatını lehe çevirmek olarak özetlenebilir asıl amaç.
Ayrıca bu uygulamanın, sadece ordu komutanının izniyle gerçekleştiğini de not düşelim. Mübarizin cesur, genç ve ordunun moralini yükseltecek nitelikte olması bekleniyor. Ordu komutanı gibi kaybı psikolojik çöküntü yaratacak kişilerin öne çıkmaması da gerekiyor. O yüzden de bu uygulamanın esası , mübarezenin ordudan bağımsız bir kişisel hesaplaşma değil, savaş düzeni içinde, komuta otoritesiyle bağlantılı bir uygulama olması temeline dayanıyor.
Savaş meydanındaki bu uygulamalar, zaman içinde Anadolu’da yerini nefsi yenmeye ve rakibi alt edip onu ahlaken ve fiziken yüceltmeye bırakmış. Kan dökmeden onur tatmini sağlamanın en büyük yolu Osmanlı'da Matrak ve Yağlı Güreş gibi uygulamalarla karşımıza çıkıyor. Burada da Batı'daki düellonun aksine, amaç rakibi öldürmek değil, onun acizliğini ve kendi üstünlüğünü ispat etmek şeklinde özetlenebilir.
Peki bu kadar net bir yasak varken, Osmanlı topraklarında hiç düello görülmemiş mi? Osmanlı-Habsburg sınırında Akıncılar ile karşı taraftaki sınır beyleri arasında zaman zaman şöhret kazanmak için teke tek meydan okumalar yaşandığı biliniyor. İki taraf birbiriyle mektuplaşıyor, dövüşün yeri ve zamanı belirleniyor, hatta tarafsız hakemler ve görgü tanıkları seçiliyor. Kalelerin surlarından izlenen bu çarpışmalarda, kazanan savaşçının hem büyük bir ganimet hem de sınırlar boyunca yayılacak bir şöhret kazanmayı amaçladığı ifade ediliyor.
Ancak asıl çarpıcı gelişmeler, 19. yüzyılda Tanzimat'la birlikte başlayan Batılılaşma rüzgârı ile karşımıza çıkıyor. O dönemde özellikle Jön Türkler, subaylar ve aydınlar arasında Fransız tarzı düello adeta bir moda haline geliyor. Bu durum, İslam hukukuna tamamen aykırı olmasına rağmen, dönemin modernleşme ve Batılılaşma anlayışının bir parçası olarak görülüyor. 1892'de Atina'da Osmanlı elçiliği kâtibi Alfred Bey ile Yunan subayı Athanasios Pierrakos arasında bir düello vakası, 1899'da Lahey'de Jön Türkler arasında gerçekleşen bir düello hadisesi, 1911'de ise Priştine mebusu Hasan Bey ile gazeteci ve mebus Hüseyin Cahit arasında tabancalı düello görüşmeleri yapıldığına ilişkin arşivlere rastlamak mümkün. Az bilinen, en ilginç düello tekliflerinden biri ise Atatürk’e milli mücadele yıllarında teklif edilen düellodur ki, onun esprili bir şekilde bu teklifi reddettiği anlatılır.
Özetle, düello ve benzeri uygulamalarla Batı'da bireysel şeref temizlenirken, Doğu'da ordunun moral kazanması veya adaletin tecellisi hedefleniyor. O yüzden de, Türk ve İslam dünyasının bu zengin mirasının hem savaşçı geleneği hem de hukuki-ahlaki üstünlüğü yansıttığını söyleyebiliriz.











