Bir kent, mazisine iz bırakan isimleri nasıl ölümsüz kılar?
Kimi zaman adlarını bir caddeye verir, kimi zamanmeydanlara büstlerini yerleştirir; kimi zaman da yaşadıkları evi, duvarlarına sinmiş hatıralarla birlikte bir müzeye dönüştürür. Kişinev de Rus edebiyatının iki büyük ismi Lev Tolstoy ve Aleksandr Puşkin'i işte böyle hatırlıyor. Bugün şehrin farklı köşelerinde onların izlerini sürmek mümkün. Üstelik bu iki büyük yazarı Kişinev'de buluşturan ortak nokta, burada geçirdikleri yılların, edebiyat dünyasına damga vuracak eserlerinin ilk filizlerini taşıyan bir döneme denk gelmesidir.
Lev Tolstoy’u bu şehre getiren, askeri bir görev emridir. Takvimler 1854 yılını gösterirken Osmanlı ile Rusya arasında Kırım Savaşı tüm şiddetiyle sürmektedir. Kafkasya'daki askeri hizmetinin ardından topçu asteğmeni olarak Tuna Ordusu'na atanan genç Tolstoy, cepheye uzanan yol üzerinde bulunan Kişinev'e aynı yıl üç kez uğrar. İlk iki ziyaret, ilkbaharda gerçekleşen kısa konaklamalardan ibarettir. Ancak eylül ayında yaptığı üçüncü gelişinde şehirde yaklaşık iki ay kalır.
Yazarın Kişinev’de edindiği askerî gözlemler, savaşın yaklaşan gölgesini hissedişi ve tanık olduğu hazırlıklar, daha sonra kaleme alacağı Sivastopol Öyküleri’nin düşünsel zeminini oluşturan önemli deneyimler arasında yer alır. Bu kısa ama önemli misafirini unutmayan Kişinev, geçmişte yaşamış olduğu evin bulunduğu caddeyeLev Tolstoy Caddesi adını vererek, büstünü yerleştirmiştir.
Aleksandr Puşkin'in Kişinev hikâyesi ise Tolstoy'unkinden bambaşkadır. Çarlık rejimine yönelttiği eleştiriler nedeniyle hakkında sürgün kararı verilen genç şairin başlangıçta Sibirya'ya gönderilmesi planlanmıştır. Ancak başkentteki nüfuzlu dostlarının girişimleri sayesinde cezası hafifletilir ve imparatorluğun güney sınırındaki Kişinev'e gönderilir.
Puşkin, 1820 sonbaharından 1823 yazına kadar yaklaşık üç yılını bu şehirde geçirir. Bugün müzeye dönüştürülen, tüccar Naumov'a ait mütevazı konuk evi de işte bu yılların sessiz tanığıdır. Puşkin, Kişinev'e ilk geldiğinde taşra hayatından hiç hoşlanmaz. Ancak zamanla bu huzursuzluğu üretkenliğe dönüştürmeyi başarır. Bir yandan şehrin seçkinleriyle dostluklar kurarken, diğer yandan kumar masalarından kalkmaz ve sık sık düellolara karışır. Puşkin'in maceraları şehirle de sınırlı kalmaz. Bir süreliğine Kişinev'den ayrılarak göçebe Roman (Çingene) toplulukları arasında yaşar. Bu deneyimler, daha sonra kaleme alacağı Çingeneler adlı uzun şiirin başlıca ilham kaynaklarından biri olur. Güney Sürgünü olarak anılan bu dönem, aynı zamanda yazarın başyapıtlarından YevgeniOnegin'in ilk bölümlerinin yazılmaya başlandığı yıllardır.Hançer, Kafkas Esiri ve Bahçesaray Çeşmesi de yine bu dönemin ürünleri arasındadır.
Bugün müzeye dönüştürülen evde, Puşkin'in çalışma odası dönemin ruhuna uygun biçimde yeniden düzenlenmiştir. El yazısıyla tuttuğu notlar, şiir taslakları, çalışma masası ve kişisel eşyaları ziyaretçileri iki yüz yıl öncesine götürürken, duvarları süsleyen gravürler ve tablolar da şairin yaşadığı dönemin atmosferini tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Özetle, Kişinev’deTolstoy'un büstü ile Puşkin'in müzeye dönüştürülen evini ziyaret ettiğinizde, iki büyük yazarın birbirinden farklı hayat hikâyeleri arasında düşünsel bir yolculuk şansına da sahip oluyorsunuz. Tolstoy için bu şehir, cepheye uzanan yol üzerinde savaş öncesinin sessiz bekleyişi ve gözlem gücünü besleyen bir ara istasyon iken, Puşkin için kaderinin yön değiştirdiği yere dönüşüyor.
Belki de bir kentin en büyük zenginliği, ardında böyle izler bırakmış insanları hâlâ aynı sokaklarda, aynı evlerde ve aynı hatıralarda yaşatabilmesidir…








