Bir önceki yazımızda, Rus edebiyatının iki dev ismi Aleksandr Puşkin ve Lev Tolstoy’un hayatlarında kesişen ilginç bir durak olan Kişinev’den söz etmiştik. Puşkin’in sürgün yıllarına, Tolstoy’un ise askeri görevle uğradığı bu şehre dair izlenimlerine ve burada geçirdikleri zamanın eserlerine yansımalarına değinmiştik. İki yazarın aynı coğrafyada farklı amaçlarla bulunmanın ötesinde, edebiyat tarihine kazınmış bir başka ortak paydaları daha var: Düello.
Edebiyat tarihinin en kanlı, en dramatik ve en sembolik sahnelerinden biri varsa o da düellodur. Şafak vakti yankılanan tek bir silah sesi ya da birbirine çarpan kılıçların o keskin metalik tınısı... Bu sahneler basit bir kavgadan çok daha fazlasını anlatır bizlere. Çoğu zaman onurun ve cesaretin, ama aynı zamanda gururun ve trajik sonların sembolüdür düello! Peki, Shakespeare’den Dostoyevski’ye, Puşkin’den Tolstoy’a kadar edebiyatın devleri neden hikâyelerinin en kilit noktalarına hep bir düello yerleştirmiş olabilir?
Düello, özünde iki kişi arasında bir onur sorununu çözmek için belirli kurallara göre ölümcül silahlarla yapılan bir dövüştür. Kökeni antik çağlara kadar uzanan bu gelenek, Orta Çağ’da Avrupa’da bir yargı aracı olarak kullanılmış, tanrının haklıyı koruyacağı inancıyla suçluların masumiyetini kanıtlamak için başvurulan bir yöntem haline gelmiştir. Ancak zamanla bu ilkel adalet anlayışı yerini soylular arasında onur meselesini çözmek için başvurulan bir ritüele bırakmıştır.
Düello, temelde katı toplumsal kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada, bir karakter için onurunu korumanın son çaresi olarak görülmüştür. Shakespeare’in trajedilerinde tek bir düello bütün bir ailenin kaderini mühürleyebilirken, Alexandre Dumas’ın romanlarında kahramanlığın nihai testi haline gelmiştir. 19. yüzyılda, özellikle Rusya’da düello, soylu sınıfının günlük yaşamının ve kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiş, edebiyatın da en vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Ancak zamanla, özellikle Rus edebiyatında, yazarlar düelloyu bir kahramanlık anı olarak yüceltmek yerine bir eleştiri aracına dönüştürmüşlerdir. Çehov, düelloyu karakterlerinin boş gururunu ve anlamsız takıntılarını ortaya çıkarmak için bir ayna gibi kullanmıştır. Turgenyev ise, Babalar ve Oğullar’da iki farklı neslin dünya görüşü çatışmasını bir düello meydanına taşımıştır. Belki de en çarpıcı olanı, Dostoyevski’nin karakteri Stavrogin’in rakibini bilerek ve isteyerek ıskalamasıdır.
Rus edebiyatının iki dev ismi, Aleksandr Puşkin ve Lev Tolstoy ise düellonun hem kurbanı hem de en büyük yorumcusu olarak karşımıza çıkar.Her iki yazarın hayatında da düello, tesadüfi bir karşılaşmadan çok daha fazlasıdır,hatta onların edebi kimliklerini ve eserlerini şekillendiren temel bir unsurdur. Tolstoy’u bu konuda diğerlerinden ayıran en ilginç detaylardan biri, belki de hayatının hiçbir döneminde bir düelloya fiilen katılmamış olmasına rağmen, bu ritüelin gölgesinde yaşamış olmasıdır. Gençliğinde bir düellonun eşiğinden dönmüş, silahlar çekilmiş ancak kan dökülmemiştir. Yine de bu tecrübe, onun üzerinde derin bir etki bırakmıştır.
Nitekim yıllar sonra Savaş ve Barış’ı yazarken, karakteri Pierre Bezuhov’un titreyen ellerle silahını kaldırdığı sahneye kendi anılarının soğukluğunu ve dehşetini ilmek ilmek işlemiştir. Tolstoy’un düello ile olan bu dolaylı ilişkisi, belki de onu bu geleneğin anlamsızlığını ve trajedisini en iyi anlayan yazarlardan biri yapmıştır. Hatta Rus edebiyatının bir diğer devi İvan Turgenyev ile aralarında çıkan şiddetli bir kavgada, Tolstoy o kadar ileri gitmiştir ki, Turgenyev’i düelloya davet etmiştir. Neyse ki bu düello gerçekleşmemiş, ancak iki büyük dost arasındaki kelimelerin açtığı yara o kadar derin olmuştur ki tam 17 yıl boyunca birbirleriyle tek kelime konuşmamışlardır.
Puşkin’in düello ile olan ilişkisi ise çok daha doğrudan, çok daha kanlı ve trajiktir. Rus edebiyatının güneşi olarak görülen bu dahi şair, inanılmaz derecede fevri, gururlu ve kavgacı bir karaktere sahiptir. Hayatı boyunca yaklaşık 29 kez düelloya davet edilmiş veya davet etmiştir. Onun için düello, sadece edebi bir tema değil, yaşamın kendisidir. Bu tutkunun en yoğun yaşandığı dönemlerden biri ise 1820-1823 yılları arasında Çarlık rejimine muhalif şiirleri nedeniyle sürgün edildiği Kişinev yıllarıdır. Kişinev’de geçirdiği yaklaşık üç yıl, onun adeta bir “düello rekortmeni” olduğu ve ölümle kumar oynadığı en çılgın yıllarıdır.
Puşkin’in Kişinev’deki düelloları ise gerçekten efsanevidir. Bu düellolardan en meşhuru, Yarbay Starov ile yaptığı “vişneli düello”dur. Bir baloda çalınacak dans müziği konusunda çıkan tartışma, iki adamı düello alanına sürüklemiştir. Karlı ve fırtınalı bir sabahta gerçekleşen bu düelloda Puşkin o kadar sakindir ki, cebinden çıkardığı bir şapka dolusu vişneyi yemeye başlar. Rakibi ise hiddetle ateş etmesine rağmen ıskalar. Sıra Puşkin’e geldiğinde, elinde vişne çekirdekleriyle alaycı bir şekilde gülümseyerek “Şu an hayatınız bana ilginç gelmiyor, çekirdeklerimi yemeyi tercih ederim” diyerek havaya ateş eder. Bu soğukkanlılık efsaneleşir ve bu yaşanmışlık, daha sonra yazacağı meşhur “Atış” (The Shot) adlı öyküsüne birebir ilham verir.
Puşkin’in Kişinev düellolarındaki bu ölümle dalga geçen tavrı, ne yazık ki hayatının sonunu hazırlamıştır. 1837 yılında St. Petersburg’da, eşi Natalya’yı taciz eden Fransız subay Georges d’Anthès ile çıktığı son düelloda karnından vurularak 37 yaşında hayatını kaybetmiştir.
İlginç bir tesadüftür ki, Puşkin’in gençliğinde bir falcı, bu acı son konusunda kendisini çok önceden uyarmıştır. Aşırı derecede batıl inançlara sahip olan Puşkin, gençlik yıllarında St. Petersburg’un en meşhur Alman falcısı olan Alexandra Kirchhoff'u ziyaret etmiştir. Falcı kadın Puşkin'e büyük bir şöhret kazanacağını ancak 37 yaşında hayatının büyük bir tehlikeye gireceğini söylemiştir. Ona özellikle "beyaz bir at, beyaz bir üniforma ve beyaz (sarışın) bir adamdan" uzak durması gerektiği uyarısını yapmıştır.Puşkin bu yüzden hayatı boyunca sarışın rakiplerinden çekinmiştir. Kendisini vuran Fransız subay Georges d’Anthès gerçekten de açık sarı saçlıdır ve Rus Muhafız Alayı'nda görev yaptığı için beyaz bir askeri üniforma giyip beyaz bir ata binmektedir!
Sonuç olarak, düello edebiyatta sadece bir aksiyon sahnesi değil, insan doğasının en temel çatışmalarını, onur, gurur, aşk, nefret ve kader gibi evrensel temaları işlemek için kullanılan güçlü bir semboldür. Puşkin ve Tolstoy’un hayatlarında ve eserlerinde düello, bu sembolün en çarpıcı örneklerini sunar. Onların hikayeleri, sanatın hayatı nasıl hem yansıttığını hem de şekillendirdiğini gözler önüne serer.










